Fenerbahçe'de Sakatların Son Durumu #4


Daha önce kontrol için yarın Almanya'ya gidebileceği bildirilen Semih'in, yapılan kontroller neticesinde ameliyat edilmesine karar verildiği bildirildi. Prof. Dr. Ömer Taşer tarafından bu sabah yapılan kontrolün ardından ameliyata karar verildiği, yarın sabah Bakırköy Acıbadem Hastanesi'nde Semih'in sağ dizine artroskopi yapılacağı ifade edildi. Turkcell Süper Lig'in 11. haftasında 15 Kasım 2008'de Ankaraspor ile yapılan maçın 15. dakikasında sakatlanan Semih'in, çekilen MR'ı sonucunda dizinde kemik ödemi olduğu açıklanmıştı.

Fenerbahçe Kulübü Sağlık Kurulu Başkanı Prof. Dr. Taşer'in bu sabah tesislerde Semih'in yanı sıra sakatlıkları bulunan Emre ve Guiza'yı da kontrol ettiği bildirildi. Beşiktaş maçında darbeye bağlı ağrı şikayeti bulunan Güiza'nın sağ ayak kemiğinde şişlik bulunduğu, bu nedenle MR'ının çekileceği kaydedildi. Bu arada, Fenerbahçe'nin Brezilyalı futbolcusu Alex'in eşi Daianne'ye de sol dizindeki problem nedeniyle yarın artroskopi yapılacağı bildirildi.

Derbi Sonrası: Fenerbahçe 2 -1 Beşiktaş


Yazmayacaktım ama yine kendimi tutamadım. Zaten maçıda git-gel şeklide izledim. Cisse atıldıktan sonra ikinci yarı başlayana kadar maçı takip etmedim ama yine dayanayıp ikinci yarıdan itibaren maçı takip ettim. Bu Selçuk efendi de golcü oldu başımıza. Her derbi bir tane gol atıyor. Bana en çok koyanda Güiza'nın gol atmasıydı. Alex falan atsa bu kadar üzülmezdim. Adam durdu durdu bu maçta gol attı. Bizim ilk golün kopyası gibiydi zaten. Volkan degajı dikti top Güiza'nın önünde kaldı ve Rüştü'nün üstünden topu aşırttı, gol oldu. Bizim golde Rüştü'nün degajı, Ekrem'in ortası, Nobre'nin vuruşu ile golle sonuçlandı. 13. dakikada Zapo'nun kafa vuruşunda direkten dönen top hepimizi havaya sıçrattı ama ne yazık ki girmedi top. 40. dakikada Güiza öyle bir gol kaçırdı ki tekrardan gol kaçırma ustası olduğunu bize gösterdi. Carlos'un ortasında topa dokunamadı. Ayrıca 82. dakikada Carlos'un vurduğu top Ekrem'e çarptı ve direkten döndü.

Bir çift lafım var Mustafa Denizli'ye. Tello, Holosko ve Bobo üçlüsünü birden derbide yedek soyundurmak her baba yiğidin kalkışacağı bir iş değildir. Tello sakat diyolardı. Mustafa hoca geldiğinden belli performasında da çıkış vardı Şilili'nin. Hoca onu serbest oynatıyordu. Tamam Tello sakat peki neden Holosko onun yerine oynamadı, şaşırdım. İyi tamam Holosko'yu oynatmıyorsan Bobo'yu koy 11'e çift forvet oyna. Fenerbahçe'ye karşı korkak bir 11 çıkardı hoca. Çift ön libero ile başladık, Sivok ve Cisse ile. Uğur gibi bir adamın var illa çift ön libero oynayacaksan onu oynatsana. Çıkar Gökhan Zan'ı koy Sivok'u oraya bak bakiim nasıl taş gibi oluyor o defans göbeği. Gökhan Zan'ın neresini beğeniyorsa Mustafa Denizli anlamadım. Bu takımdan Serdar Kurtuluş'u kesti hoca İbrahim Toroman için, yazıklar olsun. Ekrem Dağ beğendiğim bir oyuncu, formanın hakkınıda verenlerden. Serdar Özkan iyice futbolu unutmuş daha ne diye onu ilk 11'e alıyor hoca anlamadım.

Fenerbahçe cephesine gelirsek Aragones'in hamlelerini beğendim. Tam Alex'in yorulduğu anda Josico'yu aldı ve takımın savunmasını güçlendirdi. Daha sonra Uğur Boral-Vederson değişikliği cuk diye oturdu. Semih yok diye seviniyordum ama bu sefer başımıza Kazım dadandı. Sene boyunca çıkardığı en iyi maçtır herhalde. Ben beğendim, beğenmeyenler olabilir. Fenerbahçe baştan sona kadar maçın kontrolünü elinde tuttu ve galip gelen taraf oldu. Banada rakibimizi tebrik etmek düşer...

Derbi Öncesi: Fenerbahçe-Beşiktaş


Derbi öncesi bir değerlendirme yazısı yazacaktım ama bugün evde olmadığımdan dolayı yazamadım. Bilgisayarı açar açmaz Holosko ve Tello'nun yedek soyunacağını gördüm. Kadroya baktım ve beğenmedim, hocanın tam ne düşündüğünü ve planladığınıda bilmiyorum. Şimdi biz deplasmanda galip gelirsek Aragones şutlanır gibi. Bu durumdan dolayı Mustafa Denizli psikolojik olarak 1-0 önde. Artık maçın gidişatını ve skorunuda oyuncular belirleyecek. Sezona çok iyi başlayan ve sonra duran kaptan Delgado'yu bu maçta görmek istiyoruz. Genellikle Fenerbahçe favori olarak görülmediği derbilere daha bir motive oluyor. Benim açımdan sevindirici haber Semih'in oynamaması. Güiza yine ileride tek başına kalacaktır ve Zapo-Sivok ikilisinin arasında kaybolacaktır. Bizim için gelecek erken bir gol maçı bize getirir. Bu sene çoğu maçı attığımız erken gollerle kazandık, diğerlerinide geri dönüş ile kazandık. Hakem Bünyamin Gezer hakkında konuşmak istemiyorum, inşallah güzel bir maç yönetir. Skor tahmini yaparak postu bitiriyim bari. 2-1 alırız. Gollerde Nobre ve Holosko'dan gelir. Unutmadan kadrolarıda veriyim;

FENERBAHÇE
: Volkan, Gökhan, Lugano, Edu, R.Carlos, Selçuk, Kazım, Deivid, Uğur, Alex, Guiza

BEŞİKTAŞ: Rüştü, İbrahim Toraman, Gökhan Zan, Zapatocny, İbrahim Üzülmez, Sivok, Cisse, Ekrem, Delgado, Serdar Özkan, Nobre

* Fotoda bazı şeyleri hatırlatır herhalde. Uğur getirsin diye koydum. Göriim sizi çocuklar, utandırmayın bizi.

Son bir not Paf takımımız deplasmanda Fenerbahçe'yi 4-1 yenmiş. Batuhan Karadeniz hat-trick yapmış. Koçum benim...

Ara

Bloga verilen bir ara değil bu, sadece benim açımdan verilen bir ara. Malum sınavlar... 10 gün kadar yazı giremeyeceğim buraya büyük bir ihtimalle. Şimdiden yazmak istediğim çok şey var zaten. 1 haftaya kadar birikir daha da üstünde konuşmak istediğim konular, bol bol yazarız o ara... İlgilenenlere ayrıca belirteyim bilgi amaçlı; Futbol Extra Dergisi'nin Aralık sayısında Rory Delap ve Eskişehirspor yazılarını okuyabilirsiniz, benim imzamın olduğu. 1 Aralık'ta çıkacak dergi, bir aksilik olmadığı takdirde.

Kısa bir süre sonra görüşmek üzere, burası diğer arkadaşlara emanet...

LaMarcus Aldridge

Portland Trail Blazers'in genç forveti LaMarcus Aldridge geçen gün verdiği demeçte maç içinde kendini basketbola vermediğini söyledi. Salonda iken sadece sahada olduğunu düşündüğünü, basketbolu unuttuğunu söyledi. LaMarcus ilk 7 maçta % 48 ile 19 , sayı son yedi maçta ise % 37 ile 12 sayı oynuyor..

Bu sene patlama beklediğim oyuncular arasındaydı ama elde patladı işte. Greg Oden'ın sakatlandığı zaman diliminde pota altı yükünü taşıyamadı. Şimdi Oden geldikten sonra daha iyi performanslar çıkarıyor ama istenen LaMarcus bu değil elbet.

Kuma

Galatasaray yönetimi, yardımcılarını kovduğu Skibbe'yi istifaya zorlamak için yeni bir adım attı. Skibbe bugün İstanbul'a beklenen Feldkamp'a bağlı çalışacak... Galatasaray yönetimi dün aldığı karar ile Karl Heinz Feldkamp'ı yeniden göreve getirdi. Geçen sezon bitime 6 hafta kala kulüpten ayrılan Alman hoca, geçtiğimiz ay maç izlemek ve teknik danışmanlık görevleriyle yeniden Galatasaray'a getirilmişti. Dün de Skibbe'ye bugün İstanbul'a gelmesi beklenen Feldkamp'a bağlı olarak çalışacağı bildirildi. Böylece Kalli daha aktif bir göreve geldi.

Üstüne kuma getirildi lafı bu habere cuk diye oturuyor. Skibbe tazminatını almadan kolay kolay istifa etmez...

Bradley Saunders => Kokain'den Dolayı Gözaltı


İngiliz boksör Bradley Saunders evinde kokain bulundurmaktan dolayı göz altına alındı. 22 yaşındaki boksör sevgilisi ile bir geceyi nezarette geçiren boksör, daha sonra bir miktar kefalet ödeyip serbest kaldı..

Boksörün evindeki kokainin değerinin yaklaşık 14 bin avro olduğu açıklandı..

Bu nasıl bir sporcudur yahu, daha 22 yaşında kariyerinin başında böyle bir hataya düşüp kokain alıyor.

Ama daha bunun gibi niceleri vardır..

ESPN Power Rankings

ESPN tarafından hazırlanan sıralamada Son şampiyon Boston Celtics zirvedeki yerini korurken, en son sırada ise ligin yeni ekibi Oklohama Thunder City bulunuyor. Tandırlar 1 galibiyet 13 mağlubiyet ligin dibindeler.

Geçen haftadan yerini koruyan ilk 3 sırada olan takımlar M.Bucks (17-17) NY Knicks (20-20) ve LA Clippers (28-28).

1 (1) Celtics:13-2
2 (2) Lakers:11-1
3 (3) Cavaliers:10-3
4 (6) Nuggets:9-5
5 (9) Rockets:9-5
6 (4) Suns: 9-5
7 (7) Magic:9-4
8 (5) Pistons:8-5
9 (11) Trail Blazers:9-6
10 (12) Jazz:9-5
11 (18) Spurs: 6-6
12 (10) Hornets:7-5
13 (8 ) Hawks:8-5
14 (15) 76ers:7-6
15 (22) Mavericks:6-7
16 (19) Nets:6-6
17 (17) Bucks:7-8
18 (14) Bulls:6-8
19 (13) Raptors:6-7
20 (20) Knicks:7-6
21 (21) Heat:7-6
22 (16) Pacers:5-7
23 (30) Timberwolves:3-9
24 (23) Warriors:5-8
25 (26) Kings:5-10
26 (25) Grizzlies:4-9
27 (24) Bobcats: 3-9
28 (28) Clippers:2-11
29 (27) Wizards:1-10
30 (29) Thunder:1-13

170

Blogda belediye takımlarına karşı olan tutumdan, antipatiden, bunun neden kaynaklandığından bahsetmiştik. O yazıda konu aldığımız takım Ankaraspor'du. Ankaraspor dışında İstanbul B.B var bir de ligimizde. İstanbul B.B'ye karşı, Ankaraspor'dan daha yumuşak bir bakış var insanların gözünde. Gerek lige yeni yükselmesinden, gerek pozitif futbol oynamaya çalışmasından, gerek Abdullah Avcı'dan, gerek yönetim anlayışından, gerek gösterdikleri devamlılıkla daha az futbolseverin tepkisini alıyorlar, Ankaraspor'a göre. Anadolu takımlarının en dikkat etmesi gereken noktalardan biri medya gazı. Bunun son kurbanı Bursaspor'dur bana göre. Bursaspor köklü bir camia, belli bir oturmuş düzeni var o kadar karışıklığın içinde bile, taraftarı var, heyecanı var. Toparlayabilir kendisini bir süre sonra, ancak bir belediye takımının buna daha çok dikkat etmesi gerekiyor. Geçen sezonun açılış maçında Fenerbahçe'yi harika bir futbolla mağlup etmişti İstanbul B.B, ilerleyen haftalarda da üst sıralarda gezmişlerdi. İlk yarının sonunda başlayan bir mağlubiyet serisi, felaket bir ikinci devre performansı, serbest düşüş ve yepyeni bir İstanbul B.B... Ne bir camiası var bu kulübün, ne futbolu yaşayan bir şehri, ne bir tarihi, ne de bir taraftarı. Melih Gökçek binbir kampanyayla getiriyor yine seyirciyi Asaş Stadı'na, peki İstanbul B.B'nin haline ne demeli? Bu hafta sonu İstanbul B.B-Hacettepe maçındaki biletli seyirci sayısını yazının başlığı olarak seçtim. 17 deplasman oynuyor bu takım, üstüne bir de taraftarı olan 5-10 takıma karşı Olimpiyat Stadı'nda deplasman oynuyor. Hacettepe maçının özet görüntülerini izletsen bir İngiliz'e, ne bu seyircisiz oynama cezası mı aldı bu takım der. Çok pardon, onu da diyemez, çünkü bu müthiş ceza sadece bizim ülkemizde uygulanıyor...

İstanbul B.B'nin kaderi belli. Kötü durumdalar ki iyi durumda olsalar bile gelebilecekleri yerler sınırlı yukarıda belirttiğimiz nedenlerden dolayı. Oynarlar Süper Lig'de 1 sene 3 sene 5 sene, neyse... Sonunda küme düşme potasında bulurlar kendilerini, kurtulamazlar da kolay kolay. 2.lige düştükten sonra da tonla para sayılan oyuncular da bir bir çıkarılır elden. Sonrası. Allah kurtarsın...

Merhaba Terlikseverler..

Öncelikle hepinizi selamlayarak başlıyorum. Adım Barış, blog işinde yeniyim. Kısa bir süre girdim işe, Mustafa arkadaşımız sağolsun bana bir teklifte bulundu, blog'da yazar mısın diye... Ben de blog'u önceden de takip ediyordum zaten. Mustafa da teklifte bulununca bir süre düşünüp kabul ettim. Umarım hep beraber iyi işler çıkarırız..

Birazda kendimden bahsedeyim. Ben 16 yaşında genç bir delikanlıyım. Şehir olarak baba mesleğinden dolayı Adana'da yaşıyorum. Ayrıca eğer varsa Adana veya çevre illerde olan sporseverler ve terlikseverler ile tanışmak isterim... NbaTurka'da takılıyorum. NBA'de Cleveland Cavaliers taraftarıyım. Daha çok LeBron sempatizanıyım. Türkiye'de de Fenerbahçe'yi tutuyorum.

Saygılar...

Still

Takımımızın medar-ı iftiharı Radmanovic dünkü Kings maçında potaya 5 üçlük yolladı, 4'ü girdi. Aslanım be, sezon başladığından belli hiç bu kadar iyi oynamamıştı. Gözlüğe devam...

Bu Yılın Çıkış Yapan Takımları


1) Hoffenheim: Geçen sezon Almanya 2.Ligi'ni 2.sırada tamamlayarak Bundesliga biletini almayı başardılar. Şu anda bulundukları durum fevkalade. İnanılmaz bir başarıya imza atıyorlar, ligde lider konumundalar. Bayern Munich, Schalke 04, Werder Bremen, Hamburg gibi takımların üstünde yer alıyorlar. 2.sırada Bayern Leverkusen'in 3 puan önündeler. Bu takımın ta en baştan çok kısa bir sürede buraya geldiği öyküsünü biliyordur herkes. Köy takımıydılar ki hala da öyleler. Bünyelerinde Ramazan Özcan ve Selim Teber gibi Türk oyuncuları barındırıyorlar. Selim takımın kaptanı, 10 numarası. Ramazan takımın 1.kalecisi ve bütün maçlarda kaleyi o korudu. Çok atıyorlar çok yiyorlar. Evlerinde henüz mağlubiyetleri yok. Genelde 10 galibiyet, 1 beraberlik, 3 mağlubiyet ile 31 puan topladılar. Teknik direktör Ralf Rangnick 2006 yılından beri takımın başında. Takımın en golcü ismi aynı zamanda Bundesliga'nın da en golcü ismi: Vedad Ibisevic. 15.haftası geride kalan ligde 16.golüne imza attı bu hafta sonu. Gol krallığı yarışında arkasındaki Grafite ve Helmes'in 11'er golleri bulunuyor. Ibisevic Eylül ayında oynanan Türkiye-Bosna Hersek maçında oyuna sonradan dahil olmuştu ancak milli takımda Hoffenheim'da olduğu kadar etkili değil. Bundaki en önemli etken de yanındaki Obasi. 22 yaşındaki Obasi, 2 yıl önce ülkesi Norveç'te yılın en iyi genç oyuncusu ödülüne layık görülmüştü. Kendilerine benzetilen Hull City'den çok farklı durumları. Gerçekten mükemmel futbol oynayarak geldiler buralara. Ligi zirvede bitirmeleri kolay değil ama ani bir düşüşle aşağı sıralara çakılacaklarını da düşünmüyorum. Ligi rahatlıkla üst sıralarda bitireceklerdir...

2) Ankaraspor: Ligimizde 12. hafta geride kaldı. Geçen sene bir Sivasspor çıkışı vardı. Bu sene Ankaraspor bayrağı teslim aldı. 2-3 hafta önceden yazsaydım yazıyı bu listeye Bursaspor'u da alırdım ama şimdiki durumları hiç de parlak değil. Neyse Ankaraspor'a tekrar dönelim. Geçen sezon yollarını ayırdığı Aykut Kocaman ile bu seneye başladı Gökçek. İlk haftalarda iyi oyununu puanla süsleyemiyordu Ankaraspor ama bunu da atlattılar. Aldıkları üst üste galibiyetler ile ilk 3'e yerleştiler. İç sahada 1 mağlubiyetleri, dış sahada ise 2 mağlubiyetleri var. Son 5 maçtır yenilmiyorlardı ama geçen hafta Fenerbahçe'ye deplasmanda yenilmekten kurtulamadılar. Bu haftada içeride Galatasaray ile berabere kaldılar. Geçen sezon 41 puan toplayıp, ligi 10. sırada bitirmişlerdi. Bu sene ise şimdide 23 puanları var. İnşallah takım bu çıkışını sene sonuna kadar devam ettirir. Geçen sezon beğendiğim oyunculardan biri olan De Nigris yoklara oynasa da Ankaraspor'daki gol sorununu Mehmet Çakır çözdü gibi. Toplamda 7 golü var ve gol krallığında 2. sırada.

3) Hull City: Dünyanın en prestijli ligi olan Premier Lig'de bu kadar iyi iş çıkarmak her baba yiğidin harcı değildir. Heleki ilk senesindeki bir takım için. Zaten geçen sene ligi 3. btirdiler ve play-off'larla buraya geldiler. Premier Lig'de 14. hafta sonunda 6 galibiyet, 4 beraberlik, 4 mağlubiyet ile 6. sıradalar. Normalde iç saha başarısı daha iyi olan bir takım ama son hafta düşüşe geçtiler. İç sahada 3 mağlubiyet, dış sahada 1 mağlubiyetleri var. Everton, M.City, Middlesbrough, Tottenham ve Blackburn gibi takımların üstünde yer alıyorlar. Ligdeki en golcü oyuncuları Deiberson Geovanni. Gol krallığında 6 golle 7.sırada. Defoe, Adebayor, Carew, Torres ve Martins gibi oyuncuların önünde bulunuyor. Ayrıca Geovanni takımın 10 numarası da. İnşallah Hull City'de bu performansını lig sonuna kadar yayar.

4) Napoli: Efsane tekrar mı dönüyor ne? İtalya Ligi'nde 13. hafta geride kaldı ve Napoli şu anda 3. sırada. Toplamda 7 galibiyet, 3 beraberlik, 3 mağlubiyet. Takımın iç sahada mağlubiyeti yok. O alınan 3 mağlubiyet ise dış sahada. Diego Armando Maradona'nın formasını giyip büyük zaferler yaşattığı köklü bir kulüp Napoli. Yakın tarihlerde takım ne ligde ne de Avrupa'da bir varlık gösterebildi. Geçen sezon ligi 8. sırada bitirdiler. İnşallah bu sene daha güzel yerde bitireceklerdir ligi. Takımın en golcü oyuncusu Marek Hamsik, yanlışım olabilir düzeltirsiniz. Bu çocuk daha çok genç izlemeye alınması lazım, çoğu takımın işini görebilecek tipte bir forvet.

5) OG Nice: Fransa Ligi'nin en büyük çıkışını yaptılar. Lyon'un 5 puan gerisinde 2. sıradalar. Genelde 8 galibiyet, 4 beraberlik, 3 mağlubiyetleri var. İç sahada daha mağlubiyet yüzü görmediler, o 3 mağlubiyeti de deplasmada aldılar. Bu sene Şampiyonlar Ligi'ne kalırlar gibi. İlk defa Fransa'da Lyon'u zorlayabilecek bir rakip gördüm. Hem deplasmanda hem iç sahada çok iyiler. Takımın en golcü oyuncusu Loic Remy. Attığı 6 golle takımını sırtlıyor. İnşallah Nice bu performansını devam ettirir. Yanılmıyorsam bu hafta dahil son 6 maçını kaybetmediler. Marsilya, Monaco, PSG, Toulose ve Bordeaux gibi takımların üstünde yer alıyorlar.

by Mustafa

Lucas Biglia

Yeni yapılanmaya giden Trabzonspor'un gündemine gelmişti yaz aylarında. Ersun hoca çok beğenmiş ve transfer edilmesi için talimatı vermişti ama 10 milyon euro'luk bonservis bedeli transferin askıya alınmasına neden olmuştu. Yetenekli çocuk diyorlar, yaşı da 22 imiş. Bundan sonra bu çocuğu takibe alacağım. Bakalım, Fenerbahçe için yararlı olur mu? Bonservis bedeli 10 milyon euro civarındaysa hiç de boş oyuncu değildir. Ayrıca Biglia geçen sezon Şampiyonlar Ligi Ön Elemeleri'nde Fenerbahçe'ye karşı forma giymişti. Dipnot olarak belirtelim...

Deplasman Sorunu

Yine bir deplasman yine kayıp. Bu sene deplasmanda bir tek Kocaelispor'u yenebildi Galatasaray. Bu deplasman fobisini nasıl çözecekler, merak ediyorum. Fenerbahçe'yi eleştirirken Galatasaray'ı unutmuştuk. Belki de Fenerbahçe hep mağlubiyet alıyor diyedir. Galatasaray hiç değilse 1 puan çıkartıyor. Skibbe verdiği kararlar nedeniyle spor yazarları tarafından ağır şekilde eleştirilmeye devam ediyor. Yine Galatasaray Gerets'e, Hagi'ye teklif yolladı haberleri çıkmaya başladı. Galatasaray evinde aslan, deplasmanda kedi. Bir an önce deplasmanda da aslan olmaya baksın, yoksa kaçan balık kötü olur.

Gol Ortalaması

Almanya Ligi: 3.8
İngiltere Ligi: 1.5
İtalya Ligi: 3.0
İspanya Ligi: 2.5
Fransa Ligi: 1.6
Türkiye Ligi: 1.3

Avrupa Ligleri'nde bu haftanın maçlarındaki gol ortalamaları. Almanya, Fransa, İtalya, İspanya fazla şaşırtıcı, sıradışı değil. Ancak İngiltere ve Türkiye'de alışılmadık bir hafta sonu yaşandı. İngiltere'de şampiyonluk adayları Man. Utd, Chelsea, Liverpool golsüz beraberliklerle yetindi. Türkiye'de Fenerbahçe, Galatasaray, Trabzonspor'un maçlarından gol sesi çıkmadı. Süper Lig'de 5 maç 0-0, Premier Lig'de 3 maç 0-0 3 maç 1-0'lık skorlarla tamamlandı. Bolton, Man. City, Bursa, Denizli de olmasa 0.8, 0.9 gibi gol ortalamalarıyla karşı karşıya kalabilirdik.

Cumartesi öğleni 0-0'lık Ankaragücü-Fenerbahçe maçını izledim, akşamki Galatasaray maçını kaçırdım. Pazar öğleni 0-0'lık Trabzon-Sivas maçını izledim. O maçtan sonra da akşamki Beşiktaş maçına çiziği atıp, Bremen ve Barca'yı izlemeyi tercih ettim. Hadi, ben 180 dakika işkence çektim, aynı işkenceyi 270 dakika çekenler de oldu. Ben izlediğim 180 dakikadan sonra Beşiktaş maçına çiziği atıyorsam, 270 dakika bu işkenceyi izleyenlerin kafasına silah dayasanız izletemezdiniz herhalde Beşiktaş maçını. Tabii Beşiktaş taraftarı değillerse...

Seri Bitti

Kendi çocuğu Guardiola ile iyi başlayamamıştı lige Barcelona. İlk haftada alınan Numancia mağlubiyeti, ikinci haftada gelen Santander beraberliğinin ardından Guardiola tartışılır olmuştu. Lakin çabuk toparladı durumu Barcelona. Önüne gelene 5-6 atmaya başlayan Barcelona ligde 9 maçlık bir galibiyet serisi yakaladı. Şampiyonlar Ligi'nde de Nou Camp'ta alınan Basel beraberliği dışında işler tıkırındaydı. Bu şartlar altında, kendi sahasında Getafe'yi ağırlayacak olan Barcelona'dan bir beşlik simit daha yapmalarını beklersiniz değil mi? Ben öyle bir maç bekledim en azından, ancak Getafe'nin ilk 10 dakikada verdiği görüntü kolay teslim olmayacakları yönündeydi. Barcelona bastırıyordu, yükleniyordu, net pozisyonlar bulamasa da fena gelmiyordu ama Messi'nin eksikliği hissediliyordu. Onun yokluğunda son adımda tıkandı hep Barcelona. Getafe de kaptığı toplarla hızlı çıkma çabası içerisindeydi ilk dakikadan beri. Dakikalar 20'yi gösterdiğinde ileriye gönderilen uzun topu aldı Manu, ceza sahası dışından sağ ayağının içiyle Valdes'in uzanamayacağı (Valdes neye uzanıyor, o da ayrı gerçi) yere gönderdi meşin yuvarlağı. Golden sonra da aynı çizgide uzun süre devam etti maç. 2.yarıda Henry de dahil oldu oyuna. Eto'o, Gudjohnsen, Xavi topyekün ileri çıktılar gol aramak için 60'tan sonra. Lakin gol ne Eto'o'dan ne Henry'den ne de Gudjohnsen'den geldi, sağ kanattan Alves kesti topu, gerilerden gelen Keita vurdu kafayı. 1-1'den sonraki görüntüyü maçı izlemeyenler bile tahmin edebilirler. Getafe gömüldü, Barça yüklendi. İyi direnç gösterirse bu dakikalarda skoru korumaya çalışan takımlar, golü de çok zor yerler. Öyle de oldu, 9 maçlık seri bozuldu. Barcelona hala lider ve Real Madrid'in 3 puan önünde. 14 Aralık'ta El Classico var, 3 hafta sonra yani. Barcelona'nın fikstürü zor. Önce Sevilla deplasmanına gidecekler, sonra Valencia'yı konuk edecekler, El Classico'nun ardından da Villareal'e konuk olacaklar. Barcelona'nın kaderinin belli olacağı ay olabilir önümüzdeki ay. Real Madrid'in durumu da Barcelona'dan çok farklı değil. Haftaya Getafe deplasmanındalar, sonra Sevilla'yla Barnebau'da oynayacaklar, El Classico'nun ardından da Valencia'yı ağırlayacaklar...

Numancia-A.Madrid maçının uzatma dakikalarını izledim. Son saniyede penaltı kazandı Numancia, beraberliği kurtardı. Atletico'nun penaltı talihsizliği Anfield Road'daki maçtan sonra burada da devam etti. NTV Spor'da maçı anlatan spiker de (2-3 dakika izlediğim için sesine çok da dikkat etmedim, kimin anlattığını bilmiyorum) Numancia'nın beraberliği söke söke aldığını, maçı hak ettiğini vurguladı, bir hayli yüksek ses tonuyla. Ya Numancia'nın çok güzel oyunundan etkilenip, ezilenden yanaydı spiker, ya da...

Lost - 5. Sezon



Spoiler içeren en geniş promo. Sawyer ve Juliet'i yakınlaşırken görüyoruz! Merakla yeni sezonu bekliyorum.

LeBron'u Almaya Az Kaldı

Cuma gecesi yaşanan takas furyasının New York Knicks açısından ne ifade ettiğini söylemeye gerek yok sanırım. Hedefteki isime ulaşmak için hamlelerine devam ediyor Knicks. Isiah Thomas döneminde çöplük haline gelen takımın (her anlamda) beli biraz doğrulmaya başladı gibi. D'Antoni'nin gelişi parkelere kısa sürede yansıdı. Sezona amaçsız, hedefsiz giren Knicks'in şu an galibiyet yüzdesi %50'nin üzerinde. Dün gece de 7 kişi oynadıkları maçta Wizards'a acımadılar. İlk 5 çıkan oyuncuların tamamı 40 dakikanın üzerinde süre aldı. Duhon dışında geri kalan dörtlü 20 sayı barajını geçti, ki Duhon da 10 sayı 11 asistle tamamladı maçı. Sahanın dışına çıktığımızda da iyi işler yapmaya başladığını görüyoruz Knicks'in. Salary cap konusunda büyük sıkıntıların varolduğunun farkındaydı Knicks'i yönetenler de bizim gibi, hamle yapmaya da başladılar. Kontratları 2010 yılında sona eren Tim Thomas ve Cuttino Mobley'e karşılık Mardy Collins ve Zach Randolhp gönderildi. Yine kontratı 2010 yılında sona erecek Al Harrington'a karşılık Jamaal Crawford gönderildi. Randolph ve Crawford'un gidişiyle de salary cap müthiş rahatladı. Bu sezon 100 milyon dolar olan cap, 2009-10 sezonunda 70 milyon dolara, 2010-11 sezonunda da 20 milyon dolara kadar düşecek. LeBron'u almaya az kaldı dedik ama 2010-11 sezonu Knicks adına LeBron ile sınırla kalmayacak, Amare-Bosh'a kadar taşacaktır muhtemelen...

Knicks taraftarlarına gelirsek... O kadar sabrettiler, 2 yılcık daha sabretsinler, dimi...

Yemekteyiz

Haber saatinden önce yayınlanan bu yemek (!) programına muhtemelen herkes denk gelip, bakmıştır biraz. Programı bilmeyen veya sadece ismen bilen kişilere tavsiyem uzak durmaları. Lakin, bu programı 10 dakikadan fazla izlediğiniz takdirde bırakamıyorsunuz, sigara gibi olmaya başlıyor o noktadan sonra. Bakalım yemeğini beğenecekler mi, bakalım kaç puan verecekler, bakalım Naim'in (yukarıdaki resimdeki kişi) evinde neler olacak derken haftada 10 saatinizi geçiriyorsunuz bu programın başında... Programın formatı çok basit. 5 yarışmacı, 5 günde sırayla yemeklerini yapıyor, geri kalan 4 yarışmacı da beğenisine (birinin yemeğini beğenene rastlamadım henüz) göre o gün yemeğe gittiği kişiye puan veriyor. Birbirlerine verdikleri fix puan 2 zaten. Duruma göre 1 veya 3 de olabiliyor...

Buraya kadar bir şey yok. Son derece basit, sıradan bir yemek programı tasvir ediyorsunuz kafanızda, ama hiç de öyle değil. Bakmayın post'un kategorisine "damak tadı" yazdığıma. Damak tadı dışında her türlü işlevi var programın. Entrikalar, kavgalar, tartışmalar, hakaretler, yarışmacıların birbirlerinin arkasından çevirdikleri oyunlar... Bir de aşk olsa, sür pembe dizi diye piyasaya, o derece... Yemeği yapacak arkadaşa 400 YTL'lik bütçe veriliyor. El insaf yahu! Orduya mı yemek hazırlayacak bu adam? Altı üstü 5 kişilik yemek yapacak, ki zaten yemeği yiyen falan da yok. Bir çatal batırıyorlar yemeğe, çiğnemeye başlıyorlar, tam o sırada yüzlerinin aldığı şekle bakarak "ulan gören de adama zehir yediriyorlar zannedecek" diye iç geçirttiriyor insana. Hatta daha ileri gidip, yemeği peçeteye çıkartıp, tuvalete koşanlar da var. Ulan, tamam güzel değil yemek anladık, çok berbat yapmış, adam bir boktan çakmıyor, sen gurmesin ustasın aslansın kaplansın bilirsin her şeyi ama ayıp yahu. Ne tiksindirici bir şeydir yemeği adamın gözünün önünde peçeteye çıkarmak. Bu kişilerin kendilerini savunma biçimleri de (kendilerini savunmayı da düşündüklerini zannetmiyorum açıkçası) oldukça manidar: "O an çıkarmak zorundaydım"... ?!?

Bir de çatal-bıçak-kaşıkların masaya dizilişlerini takıntı yapanlar var ki... O sağda olurmuş, içe dönük olurmuş, öbürküsünün bilmem neyi dışa dönük olurmuş, o sağda değil de solda olurmuş... Gören, her yemek de bunları santim kaçırmadan, tam tamına uygun bir şekilde uyguluyor sanır. Çatal bıçak hakkındaki ilginçlikler bunla da sınırlı değil, bir de takım olayı var. O çatalla bıçak takım olmazsa olmaz. Mümkün değil. Yenemez o yemek hayatta. İsterse Ferran Adria (bkz.Aceto) yapsın o yemekleri. Adam yemek fena değildi, güzeldi, yedik vs. vs. diyor, sen de diyorsun içinden "tamam bu adam 6-7 puan verecek herhalde". En son puanlama anı gelince; "masa örtüsünü beğenmedim, çatalın kıçı yanlış yere döndürülmüş, takım değillerdi, mutfak çok dağınıktı" diyerek elinde üstünde 2 yazan kocaman kartonu kaldırıyor. Çatal kaşık takımı bakmaya gitmiyorsun sen oraya, veya masa örtüsü... Yemek yemeye gidiyorsun...

Yazsam, sayfalar dolusu yazarım bu program hakkında da, yeterli sanırım bu kadarı. Geri kalan şovları kendiniz izleyip görün diyeceğim de, en başta dediğim gibi hiç bulaşmayın, hiç.

Arz ederim. (böyle bir yazının sonu, programın efsane kişisi Hasan abinin efsane repliğiyle bitirilmeliydi)

Beşiktaş Nereye Koşuyor?

Geçen sezon ULEB Cup'da çeyrek final oynayan, Türkiye'de normal sezonu lider bitiren, play-off'larda yarı finali gören Beşiktaş'ın nereye koştuğunu var mı bilen? Önce, gelen başarıda en büyük pay sahibi olan coach Ergin Ataman gitti Efes'e, ardından takımın en önemli parçaları olan Kaya-Sinan-Shumpert üçlüsü Efes'e doğru yol aldı Ataman'la birlikte. Kaya'yla birlikte pota altı gücünü oluşturan Nicevic de gitti, onların yedekleri Onur Aydın ve Drobjnak da gitti. İtalya Ligi sayı kralı sıfatıyla Türkiye'ye gelen ama yokları oynayan Apodaca da yol aldı ki, sanırım tek doğru kararı buydu Beşiktaş'ı yönetenlerin...

Bu kadar oyuncuyu gönderdikten sonra (saymadıklarım, gözden kaçırdıklarım da olabilir) en azından yine Shumpert, Nicevic ayarında oyuncular bekliyor insan... Austin, Chatman, Faison ve Stanojevic oldu Beşiktaş'ın yabancı tercihleri. Türk rotasyonuna da Ömer Ünver, Haluk Yıldırım, Muratcan Güler gibi eklentiler yapıldı. Geçen sezonki kadar olmasa da yine play-off'larda belli bir yere kadar yürüyebilecek bir kadro kurulmuştu ama sezonun başlamasıyla birlikte komediler de başladı Beşiktaş'ta. İlk maçta alınan Kepez galibiyetinin ardından yaprak dökümünü andırır biçimde bir bir ayrılmaya başladı takımdan yabancılar. Önce Stanojevic, ailevi sorunlarının olduğunu söyleyip Kiev'e gitti. Sonra Austin parasını alamadığını öne sürerek takımdan ayrıldı. Bu noktadan sonra Beşiktaş yöneticileri iyice kopmuş olacaklar ki, alelalece İspanya 5.Ligi'nde oynayan James Butler'ı kadroya kattı ?!? Kalan 2 yabancıdan Mire Chatman geçen hafta içi oynanan Aliağa Petkim maçına sakat olduğu gerekçesiyle çıkmamış, yemedik tabii. Diğer yabancı Faison'un da bedeni sahada sadece, kendisine ulaşılamıyor...

Tüm bu kaos içinde 5 maç arka arkaya kaybetti Beşiktaş. Çarşamba günü kaybedilen Aliağa Petkim maçı sonrası yine hareketlenmeler yaşandı basketbol şubesinde. Jeremy Baxter transferi bitirildi, Jeremy McCoy da yolda. Bugün oynanan Telekom maçında Chatman sahaya çıkmış, Faison da kendisini biraz toparlamış gibi. Ama insanın aklına şu soru geliyor tabii: Sen 2 oyuncunu paralarını ödemeyerek kaçırmışsın, 1'i de kaçtı kaçacak (Chatman), gidiyorsun transfer yapıyorsun. Bu adamların parasını nasıl ödemeyi düşünüyorsun?

Beşiktaş, yabancı oyuncularla belayı başına almış durumda kısacası. Hal böyle olunca da gözler Türk oyunculara dönüyor. Aliağa maçında Faison dışında tamamı Türk oyunculardan kurulu bir kadroyla mücadele etti Beşiktaş, Butler'ın oynadığı 3 dakikayı saymazsak. Türk Telekom'da Amerikalıların deyimiyle "garbage time" oyuncusu olan Adem Ören, maçın büyük bölümünde sahada kaldı. Yine geçen yıl bench oyuncusu olan Cevher Özer, takımını sırtlamaya çalışıyor. Muratcan, Haluk, Mehmet Yağmur'un çabaları alkışı hak ediyor. Bunlarla da bir yere kadar tabii. Tıkanıyorsun illa ki bir yerde. Unutmadan... Geçen yılın üçlük yarışması şampiyonu Ömer Ünver de pek ortalarda yok. Çok fazla süre de almıyor açıkçası, onun durumunu da merak ediyorum...

Bu kadar yazdık ama yarın yine çok farklı bir sabah olabilir Beşiktaş için. Her an bir aksiyon, bir hareket var takımda. Giden, gelen, konuşulan belli değil. Ama ortada olan bir şey var: Beşiktaş, Türk Telekom'a da kaybederek ligdeki 6.mağlubiyetini aldı ve işleri hiç ama hiç iyi gitmiyor...

Not: Blogun template'i ile çok fazla oynadık, farkındayız. Lakin en güzelini bulmaya çalışıyoruz. Önümüzdeki birkaç gün daha template arayışlarıyla geçecek, gün içerisinde değişecek yine muhtemelen, ayarlarınızla oynamayınız.

Tek Maçla Dünya Şampiyonluğu

Nasıl oluyor o iş diye soranlara açıklayalım hemen. www.ufwc.co.uk adlı siteden detaylıca bilgi sahibi olabilirsiniz bu "tek maçla Dünya şampiyonluğu" ile ilgili. Kısaca anlatmak gerekirse; 30 Kasım 1872'de oynanan İskoçya-İngiltere maçıyla başlayan, 2008'e kadar getirilmiş olan bir şampiyona (!) bu. Siteye göre ilk Dünya şampiyonu 1873 yılında İskoçya'yı 4-2 mağlup eden İngilizler. Sonrası zincir gibi. İngiltere yenilene kadar Dünya şampiyonu olarak kalıyor, yenildiği zaman, İngiltere'yi yenen takım Dünya şampiyonu oluyor. O da aynı şekilde derken, devam ediyor... Türkiye de bu siteye göre geçen yıl İnönü'de oynanan ve 3-0 kazanılan Macaristan maçı sonrası Dünya şampiyonu olmuş, bu ünvanı Yunanistan'a yenilerek kaybetmiş. Dün gece oynanan maçta İsveç'i 3-1 mağlup eden Hollanda ünvanı elinde bulunduruyor. Hollanda'nın sıradaki maçı Tunus'la...

Erdemir'de Olay Var

Konuyla ilgili bulabildiğim tek düzgün resim bu, küçük ama idare edeceğiz artık...

Galatasaray Cafe Crown, Beko Basketbol Ligi'nin 6.haftasında Erdemirspor'a konuk oldu dün akşam. Galatasaray Cafe Crown, ligin yeni ekibi Erdemirspor'u yendi yenmesine ama daha önemli şeyler olmuş salonda. Galatasaray taraftarlarıyla, Erdemir taraftarları arasında gerginlik yaşanmış ilk yarı boyunca, devre arasında da kavgaya dönüşmüş bu gerginlik. Polis falan derken olaylar çığrından çıkmış iyice tabii. Galatasaray taraftarları da çareyi sahanın içine atlamakta bulmuşlar. Oturmuşlar bir müddet sahanın ortasında, polis de büyük uğraşlar sonunda bu taraftarları salonun dışına çıkarmış.

Dün maçı canlı canlı takip ettim TBF'nin sitesinden, maç sonrası yorumlara da göz attım, bu olayla ilgili bir şeye rastlayamadım. Biraz önce Hürriyet'in sitesinde denk geldim, onlar da yazmasa inanılmaz gelişen, büyüyen, Avrupa'nın en iyi liglerinden biri olan ligimizde yaşanan bu olayı öğrenemeyecektim (!). Lige gelen oyuncuların kalitelerine eyvallah, takım kalitelerine eyvallah ama basketbol seyircisi yok ülkede doğru düzgün maalesef. Salonlara girmek hala işkence. Geçen hafta Oyak Renault-F.Bahçe Ülker maçına gittim. Maçın başlamasına 1 saat kala biletimi aldım, herkes doluşmuş kapının önüne, meğersem hala açılmamış kapılar. 45 dakika kala açılacak dediler, açtılar da, o kadar kişiyi tek bir kapıdan almaya kalkışınca görevliler, iki büklüm oldu herkes. O maç hakkında da ayrı bir yazı yazacaktım ama kısmet olmadı bir türlü, ben de bu olayı araya sıkıştırıvereyim dedim bari...

Michael Skibbe

"Skibbe futbolu bilmiyor", "Skibbe Galatasaray'ın ağırlığını kaldıramıyor", "Herr Skibbe defol git" gibi 2 kelimelik, basit yargılara dayanan cümlelerle yazar olduğunu, futbolu çok iyi bildiğini sanan çok fazla şahsiyet var. Aynı şekilde "Skibbe tam Galatasaray'ın yapısına uygun, karizmatik bir hoca", "Skibbe'nin kenardaki bakışları bile onun ne kadar iyi kalpli bir insan olduğunu gösteriyor", "Skibbe çok mütevazi, işine saygısı olan, Galatasaray'a yakışan bir hoca" gibi yorumlarla da genel fikrin negatifini savunmak, marjinal olmak için uğraşan bir kesim var. Skibbe'yi sokaktan getirmedi Galatasaray yönetimi, hayatında ilk kez futbol topu görmüyor, kaç yıl görmüş geçirmişliği var o çimler üzerinde. Futbolu bilmiyor diye kestirip atmak ne kadar kolay. Ayrıca ne karizmasından, ne de mütevaziliğinden dolayı geldi Skibbe Galatasaray'a. Playboy veya melek almıyor yönetim, teknik direktör alıyor... En büyük sorun da buradan kaynaklanıyor zaten. İnsanların büyük bir bölümü bir şey hakkında kesin bir yargı belirtme ihtiyacı duyuyor. İyi veya kötü, evet veya hayır, çirkin veya güzel gibi. İlla ki Skibbe gitsin, kalsın demek zorunda değilsin, yazarsın Skibbe şöyle bir adam, şu yönleri iyidir, şu yönleri kötüdür, Galatasaray'a faydalı olur veya olmaz... Bunu çok çok ufak bir kesim yapmakta. Yapımızdan mı kaynaklanıyor, neden kaynaklanıyor bilmiyorum ama, konuların detayına inmeyi, incelemeyi, analiz yapmayı pek sevmiyoruz. Skibbe iyi, Skibbe kötü. Tamam, bu kadar bitti. Neresi eğri, neresi doğru, neden kötü, neden iyi, ne yapılması gerekir gibi onlarca soruyu havada bırakan bir cümle...

Skibbe'nin doğru tercih olup olmadığı tartışılır. Sezon başında Uğur Meleke yaptığı Skibbe analizinde, Skibbe'nin eline yaşlı bir kadro verildiğini, Skibbe'nin genç oyuncularla bir yere geldiğini anlatmıştı ana hatlarıyla. Bu yüzden, Skibbe tercihinin doğruluğunun yanlışlığının tartışılması doğal ama Skibbe'nin gelişinden bu yana 4-5 ay geçti nerdeyse ve hala aynı muhabbet yapılıyor çokça kişiler tarafından. Skibbe tercihi çok iyi bir tercih olmayabilir ama biraz öne bakılmalı artık, Skibbe'yle nelerin yapılıp, yapılamayacağı irdelenmeli. Eldeki kadro yapısının Skibbe gibi bir teknik adam için çok uygun olmadığını düşünsem de, takıma oturtmaya çalıştığı oyun yapısını sonuna kadar destekliyorum. 2002'den sonra Avrupa'da ciddi şekilde dibe çökmüş, ortalama Avrupa takımlarına bile futbol olarak ezilmiş, bir direnç gösterememiş Galatasaray vardı. Bu sezona bakıyoruz... Steaua'ya elenilmiş sezon başında, başkan yarımız olan takıma elendik diye açıklama yapıyor. Steaua Galatasaray'ın yarısı falan değil, ortalama, Galatasaray'ı elemesi son derece doğal olan bir takım. Ancak kulübün başkanı böyle açıklama yaparsa, henüz 2.maçın ardından medyanın Skibbe'ye yaptığı baskı için de kızamazsınız birilerine. Galatasaray, Steaua maçlarını oynadığı sırada yaptığı transferlerin de fazla gazına geldi. Şimdi kafamızı çevirip o döneme baktığımızda, şimdiki takım ile arasında çok büyük bir fark olduğunu görüyoruz. Kolay değil, Skibbe yepyeni bir oyun anlayışı getiriyor ve bir takımın başına yeni gelmiş teknik direktöre tanınması gereken zamandan daha fazlasını hak ediyor. Misal, Feldkamp'tan sonra Feldkamp'ın felsefesini, oyun anlayışını devam ettirecek bir teknik adam getirseniz, ona daha az tahammül edebilirsiniz. Zira takımın oynayacağı oyun bellidir, felsefe bellidir, oyun anlayışı bellidir. Bir şeylerin değişmesi için çok fazla umutlu olamazsınız. Skibbe'nin aklındaki futboldan hala çok uzak Galatasaray, çünkü Galatasaray takımının belleğinde böyle bir futbol yok, ki ara ara belirmeye başladı Skibbe'nin kafasındaki şeyler. Sahaya yansımaya başladı. Bursaspor'a, Eskişehirspor'a kaybetmek elbette hoş değil veya G.Antep'e, Denizli'ye karşı kazanırken tatmin edici bir futbol oynanmaması da hoş değil. Lakin Galatasaray'ın oynadığı futbolu Denizli, Bursa maçlarıyla tartmamalı. Bu maçlar üzerinden uzun uzun çıkarımlarda bulunmamalı, uzun uzun analizler yapmamalı. Bu takımın oynadığı futbol hakkında fikir sahibi olmak için Fenerbahçe maçına bakılır, Benfica maçına bakılır, Trabzon maçına bakılır, Olympiakos maçına bakılır. Eh, bu maçlardaki tablo da çok kötü olmasa gerek...

Skibbe şu durumda ne yapsa suçlu olacak. Haftaya Ankaraspor maçında rotasyon yapsa neler neler denilecek, hele kaybederse. Ama şimdi Arda maçın ortasında kalp ritmiyle ilgili bir sorun yaşıyor, hemen Skibbe'nin gerekli rotasyonu yapmadığı, Arda'nın bundan dolayı sahada yığılıp kaldığından bahsediliyor. Alakası yok halbuki... Rotasyon yapmak bir gerekliliktir, sürekli aynı 11 ile çıkamazsınız maçlara ve Skibbe'nin rotasyon konusunda bazı eksiklikleri var ne yazık ki. Rotasyon kıvamında yapılmalı. 3-5 tane oyuncun olur belli, çok nadir kesersin onları. Şu anki Galatasaray'da kimdir desen; De Sanctis-Servet-Meira-Ayhan-Arda derim, kişiden kişiye bazı isimler farklılık gösterir bu listede. Ama geri kalan diğer futbolcular arasından; yeri gelir Baros oynar, yeri gelir Ümit oynar; yeri gelir Kewell oynar, yeri gelir Aydın oynar. Belli bir şablonu oturttuktan sonra, yedekler dahil tüm oyuncular bu şablona alıştıktan sonra, giren çıkan da pek fark etmez bir yerden sonra...

Devam ederiz daha sonra, yazılacak çok şey var Skibbe hakkında, şimdilik burada bırakalım...

Mağusa Türk Gücü

Taraftarı olduğum kulüp… Türkiye'de yaşayan çoğu kardeşimizin “Mağosa” diye tabir ettiği, bizim de ısrarla doğrusunu ögretmeye çalıştığımız şehir, (bkz. Lefkoşa-Lefkoşe) aslı “Mağusa”. 1945’te kurulan takım, sarı-yeşil renklere sahip. Alternatif renk ise beyaz. 7 Lig şampiyonluğu, 5 Federasyon kupası, 2 Cumhurbaşkanlığı kupası var kulübün müzesinde…

Şehir merkezi surlar ile kaplı. 2.Dünya Savaşı Dönemi'nde İngiltere himayesinde olan ülkede kıtlık yaşanmaktadır. Surlara hapsolmuş Mağusa'lılar, çareyi karga yiyerek hayatta kalmakta bulurlar. O gün bugündür, Mağusalılar "Garga" diye çağrılırlar ve bundan gurur duyarlar...

Lefkoşa doğumluyum ben, babam Mağusa'lı, ondan dolayı tam "Karga" değilim, ama yarıdan fazla olduğum kesin. Babam ve eniştem beni MTG'li yaptı. Takımın şu an maçlarını oynadığı stat olan Dr.Fazıl Küçük Stadı yaklaşık 5.000 kişilik. 1970'lerde MTG'nin maçlarını oynadığı saha ise Canbulat Stadı. İki tarafı surlar ile kaplı olan saha, belki de dünyadaki en ilginç ambiyansa sahip olan stat. Eskiden binlerce kişi maç günü surlar üzerindeki yerlerini alır, maçları oradan izlermiş. Bir tarafta Akdeniz, diğer tarafta futbol...

MTG 70'lerin sonunda, 80'lerin başında efsane olmuş bir kulüp. Kazanılan 7 şampiyonluğun 5'i 1976, 1978, 1979, 1980, 1981 yıllarında. Sonrası bir Galatasaray benzerliği. 1982 yılından 2006 yılına kadar 23 sezon beklenen şampiyonluk. Ben şahsen 20 sene bu şampiyonluğu bekledim, doğduğumdan beri. 2006 yılında, harika bir mali ve idari yapılanma ile birlikte, rakiplerine kök söktürerek aldı şampiyonluğu MTG. O günü hiç unutamam... 5000 kişilik statta yaklaşık 7000 kişi var. Bütün Mağusa halkı orada resmen. Takımın taraftar grubu "Ultra Crows" da harika bir sezon geçirmişti takımla beraber. Her maçta farklı organizasyonlar, müthiş atmosfer... Ah o günler, ah...

Eski günler demişken, takımın eski oyuncularından da bahsedelim.
Kornerden direk gol atabilme özelliği olan (ki bunu bir-iki defa değil, çok kez yapmış olan) Galliga, Canbulat Stadı'nda oynarken vurduğu şutlar dışarıya gittiği takdirde, surlara vurup ortaya sahaya kadar geri dönebilen, kalecilerin “rüyasi” (daha sonra geleceğim) nam-ı diğer “Deli” Erdinç, KKTC’ye stoper pozisyonunu getiren adam Sadi Arap, efsane kaleci Mustafa Oraloğlu, Fikret Emino, Hasan Minik ve diğerleri…

Şutları ile tanınan “Deli” Erdinç ile bir röportaj yapıldı geçen hafta. MTG’nin efsane olduğu zamanlarda yaşadığı bir hikayeyi anlattı. Baf Ülkü Yurdu takımı, MTG deplasmanına gidiyor, o dönem Baf kalecisi Hikmet, otobüste hocasından kendisini bu maç oynatmamasını istiyor… Sebebi ise bir önceki gece Erdinç'i rüyasında kendisini salıncakta sallarken görmesi… Hocası “çıkıp, oynayacaksın” diyor. Sonuç: MTG 7-1 kazanıyor. Erdinç 4 gol…

MTG’nin Türkiye takımları ile yaptıkları maçlar da bir hayli ilginç. 1983 yılı öncesi, ambargolar daha ülkemizin üstünde kara bulut gibi dolaşmazken, 79-80 sezonu. Devre arası kampını Kıbrıs’ta yapmaya karar veriyor Zonguldakspor. O dönemin iyi takımlarından biri olan Zonguldak ile 2-2 berabere kalıyor MTG. Maç içinde kavga çıkıyor, Zonguldak zor çıkıyor sahadan. O Zonguldak ise tarihinde ilk ve son kez , Türkiye Ligi’ni 2. sırada bitiriyor o seneyi. Bir de deplasmanda 78 senesinde alınan Eskişehir beraberliği var, o da 2-2…

Takımın en büyük taraftar grubu "Ultra Crows". Enver, Doğan, Garalar… Ama bir “Cimbom Cemal” var ki, dünyada iki şey için ölür: Galatasaray ve MTG… Parası olmadığı halde bir yerden bulup her Fenerbahçe maçına “Kadıköy'e” gider… Arabasını satıp, o parayla Kopenhag’a gider… Her MTG maçında çekirdek yiyenlerin ellerine vurarak, onlara “sosyeteler, disko-bar değil burası, kalkın ayağa” diye bağırır.. Yürü be "Cimbom Cemal"..!

Takımın ezeli ve ebedi düşmanı “Gönyeli”. Yaklaşık 3 sene önce, bir maçta çıkan olaylar ile başlayan bu nefret, her geçen sezon artıyor. www.ultracrows.org adresinden fotoğrafları görebilirsiniz. Gönyeli’yi de tanıtacağız ilerleyen günlerde...

Sonuç olarak, ilk takım analizini yaptık. Renklerine gönül verdiğim takımımdan başlamayı
tercih ettim, takdir edersiniz ki... Unuttuğum bir şeyler varsa, yeniden yazacağım MTG hakkında…
Ve ne kadar sempatizan toplarsam, o kadar iyi benim için...

2 ilginç anektod ile yazımızı sonlandıralım. MTG’nin 2006 yılındaki şampiyonluğunda büyük pay sahibi olan genç Kamerun’lu Eyong, şu an Hollanda’da Ajax forması giyiyor. Bu bizler için gurur verici bir olay. Diğeri ise; bilenler bilir, 1969-70 senesinde Fenerbahçe, Manchester City ile karşılaşmış ve City'i elemiştir. Deplasmandaki maç 0-0 bitince, sahaya dalan bir vatandaş, kaleci Yavuz’u sırtına alıp, tüm stadı dolaşır. Bu fotoğraf hala unutulmazlar arasındadır. İşte o adam, MTG’de top oynamış ve daha sonra kulübe başkanlık yapmış olan Mehmet Semmedi’dir…

Sağol babacığım, sağol eniştem, sağol Denizer abi… MTG’li olduğumu, taa buralarda Glasgow’da bile söylüyorum. Gülenler gülsün, biz “Garga”yız, ve “Welcome to the Republic of Garga”…(Son fotoğrafta sol tarafta eniştem, sağ tarafta babam)...

by deNNis

Taner Gülleri

Türkiye'de şehir şehir dönüp dolaşan, hemen hemen her yıl kulüp değiştiren, inişli-çıkışlı performanslar gösteren, değeri ne çok yükselen ne çok düşen, ortalama futbolcular vardır. Genellikle de forvet oyunculardır bunlar; Taner Demirbaş gibi, Murat Hacıoğlu gibi, Sertan Eser gibi, Zafer Biryol gibi, Okan Yılmaz gibi, Cenk İşler gibi ve Taner Gülleri gibi... Taner Gülleri'yi Süper Lig'i az çok takip eden herkes tanır. Nasıl oynadığı hakkında pek bir fikre sahip olmasa da, nasıl bir futbolcu olduğunu çok bilmese de, kulağı aşina olmuştur o isme izlediği maçlarda seyreden kişinin. 76 doğumlu Taner, kariyerinin son yıllarını yaşıyor. Adana Demirspor'da başlayan futbol hayatında, 13 kulüp değiştirdi. Bursaspor, Sakaryaspor, Erciyesspor, Antalyaspor, Kocaelispor... Hepsini gezdi, bazısına 2., hatta 3.defa gitti. 2006-07 sezonunun devre arasında transfer oldu Antalyaspor'dan Kocaelispor'a. Geçen sezon attığı 21 golle Bank Asya Ligi'nde gol kralı oldu. Kocaelispor'un lige çıkmasında nasıl en büyük pay sahibiyse, bu sezon da ligde tutunmak için çabalayan takımının en önemli parçalarından biri. Bu sezon oynadığı 12 maçta 5 gol attı, 3 asist yaptı. İşin ilginç tarafı; hem Galatasaray'a hem Fenerbahçe'ye hem Beşiktaş'a gol atmayı başardı, kolay iş değil. Attığı 5 golün 3'ü de bu maçlarda zaten...

Kocaelispor 5 puanla ligin son sırasına çakılmış vaziyette. İşleri zor, bana göre imkansız ve bu zor durumda Kocaelispor'un en güvendiği gol ayağı şüphesiz Taner Gülleri. 3 büyüklere karşı oynadığı futbolu, Anadolu takımlarına karşı da oynayabilirse, takımını biraz daha düzlüğe çıkarabilir yılların tecrübesi...

Ucuza Transfer

Belediye takımlarına karşı büyük bir antipati var memlekette. Olması da doğal, aslına bakılırsa. Futbolcu transferi başta olmak üzere, bol bol harcıyorlar parayı. Takımın elle tutulur bir geliri de olmayınca, büyük açıklar oluşuyor. Ankaraspor, İstanbul B.B forma satışından ne kadar para kazanıyor acaba? Veya bilet satışlarından? Ne kadar forma sattıklarını bilmiyorum ama Anadolu takımlarıyla yaptıkları maçlarda bilet fiyatlarının kişi başına 1 lira olduğunu biliyorum. Stada kalkan otobüsler, bedavaya maça götürülen çalışanlar...

Sadece bunlar bile belediye takımlarına antipati beslemek için yeterli, lakin alkışlanacak işler de yapıyorlar. Ankaraspor lige yükseldiğinden beri düşme tehlikesi yaşamayan ama üst sıraları da zorlayamayan bır takım niteliğinde. Üstelik her yaz transfere büyük paralar harcayıp hayal kırıklığına uğruyorlar. Bu sezona kadroyu tamamen bozmadan, bazı eklentilerle iyi bir giriş yaptılar. 11 maç sonunda topladığı 22 puanla 3.sırada Ankaraspor. De Nigris, Fredrik Risp gibi sağlam yabancı oyuncuların yanında Ediz Bahtiyaroğlu, Özer Hurmacı, Hürriyet Güçer, Adem Koçak, Uğur Demirkol, Murat Tosun gibi Türk oyuncular da takımın önemli isimleri. Bunların yanında 2 tane de sürpriz isim var: Başlığa adını veren ucuz transferler.

İlki; 90 doğumlu Liberya'lı Theo Weeks. Aykut Kocaman bir oyuncuyu izlemek için Cezayir'de oynanan bir milli maça gidiyor, orada Weeks'i fark ediyor. Sudan ucuza, 6 bin dolara kapıyorlar Weeks'i. Sezon öncesi yapılan laktat testlerinde, bu alanda geçen yılın 1.si olan Aurelio'yu dahi geride bırakıyor bu Liberya'lı. Ligin ilk haftasında Trabzonspor karşısında oynanan maçta, gördüğü kırmızı kartla iyi bir merhaba diyemese de Türkiye'ye, sonraki haftalarda dikkat çekmeyi başarıyor. Yeni Appiah, yeni Aurelio benzetmeleri var kendisi için. Yeni ... olacağını düşünmüyorum ben Weeks'in, Theo Weeks olacak... Çok geçmeden başlar Avrupa yolculuğu. Yaşı çok genç, kendisini geliştiribilirse gelecekte Avrupa'nın en iyi ön liberolarından biri olmaya aday. Fazla mı abartıyorum? Belki, ama her oyuncuyu kolay kolay abartmam, çok umutluyum Weeks'ten...

İkincisi; Madiou Konate. Transferin son gününde transfer edildi, yaklaşık 1 ay önce ilk kez forma giyme şansı buldu. İlk 3 maçında sonradan oyuna girip 2 gol kaydedince, kupa maçında formayı kaptı. İlk 11 çıktığı Malatya ağlarına 2 gol bıraktı, 1 de asist yaptı. Fenerbahçe maçında da sahadaydı. Norveç 2.Ligi'nde mücadele eden Honefoss takımından 40-50 bin dolara transfer edildi Senegal doğumlu oyuncu. 26 yaşında, geleceği hakkında Weeks kadar umutlu konuşamayabiliriz ama Ankaraspor onun için çok önemli bir basamak... Ve bana göre, bu 2 oyuncunun iyi performanslarının altında yatan en önemli neden, kariyerleri için Türkiye'nin çok büyük bir şans olması. Buranın değerini bilen yabancılar lazım takımlarımıza...

Yoğun Çarşamba

Eğer futbolda Türkiye ve Avrupa, basketbolda NBA ve TBL liglerini takip eden biriyseniz, hafta sonu muhakkak çok maç kaçırıyorsunuz. Rusya Ligi'nin bile yayın haklarının alındığı ülkemizde, artık pek çok ligi takip edebilmek mümkün. Yayınlanan lig ve karşılaşma sayısı arttıkça da aralardan bazı maçları feda etmek zorunda kalıyor, sporseverler. Hafta içleri haftasonlarına nazaran daha boş oluyor. 2-3 haftada bir UEFA Kupası, Şampiyonlar Ligi, Euroleague, ULEB Cup maçları, İtalya ve İngiltere'nin hafta arasına sıkıştırılmış lig maçları, kupa maçları... Bunların farklı zaman dilimlerinde olduğunu ve çoğu zaman çakışmadıklarını düşünürsek, daha rahat oluyoruz hafta içleri, ki bomboş olduğu zamanlar bile oluyor...


Yoğun bir çarşamba, bu çarşamba. Ülke takımlarının hazırlık maçları, TBL'nin hafta arasına sıkıştırılan maçları... Yukarıda hafta içi oynanan maçları yazarken es geçtiklerimiz bunlar... Türkiye, Avusturya ile karşılaşıyor 21.30'da. Yine aynı saatte İtalya, Yunanistan'la oynuyor. Maçı önemli kılan şey, kalede büyük bir ihtimalle De Sanctis'in görev alacak olması. 21.45'te Almanya, İngiltere ile oynuyor. Bu da kaçmaz. 22.00'da Arjantin, Glasgow'da sahaya çıkıyor. Bu maçı önemli kılan şeyin ne olduğunu söylemeye gerek yoktur sanırım... Bu 4 izlenesi maçın (itiraf edeyim, en baştan Türkiye maçını eledim) yanında TBL maçı da var arada. Hem de Kepez-Antalya gibi absürt bir maç değil, Efes Pilsen-Fenerbahçe Ülker maçı. 2 şampiyonluk faforim çarpışacak. Maç 20.30'da. 18.30'da da Türk Telekom, Bursa'da Oyak Renault ile oynuyor. Ayarlayabilirsem bu maça gideceğim. Sonra da hızlıca eve dönüp, diğer maçlar arasında dolanıp duracağım. Arz ederim.

Show TV'deki "Yemekteyiz" adlı insanüstü programı izleyenler bilir koyulaştırdığım kelimeleri, bilmeyenler Ekşi sözlüğe göz atıp detaylı bilgi sahibi olabilir. İlerleyen günlerde bu program hakkında da bir yazı yazmaya çalışacağız bloga...

Anthony Morrow ve Willie Solomon

Anthony Morrow'dan başlayalım. 85 doğumlu Morrow'un ilk yılı NBA'de. Draftte dahi seçilmedi. Çaylak yılına da sessiz sedasız bir giriş yaptı Warriors'ta. İlk 1-2 haftalık dilimde göze çarpmadı hiç. Ancak dün inanılması güç bir maç çıkardı Georgia Tech çıkışlı, bu çaylak guard. Maça ilk 5'te başlayan Morrow, tam 42 dakika sahada kaldı Clippers karşısında. 11 ribaunt yaptı maç boyunca, 1 de asist. Bir guard için oldukça garip bir istatistik. Asıl bomba, sayı istatistiğinde. 20 şut kullandı maç boyunca ve bunların 15 tanesinde isabet buldu. 5'te 4 ile 3 sayı, 3'te 3 ile serbest atış kullandı Morrow ve gecenin sonunda 37 sayıya ulaşarak, kendisini tüm basketbolseverlere tanıttı şüphesiz. Bundan sonra yakın markajında olacak çoğu kişinin, ben de dahil olmak üzere...
Avrupa hikayesine hiç girmeyeceğim, bitmez bu yazı yoksa. Fenerbahçe Ülker'de geçirdiği harika yılların ardından 30 yaşında, 2.kez şansını denemek için NBA yolunu tuttu Solomon. Raptors ile imzaladı. 2007-08 sezonunda guard rotasyonunu T.J Ford ve Jose Calderon ikilisi ile götürmüştü Raptors. Aldığı kısıtlı sürelerde müthiş işler çıkartan Calderon, süresinin bölünmesinden şikayetçi oldu. Raptors yönetimi de Ford'u Pacers'a yollayıp, J.O'Neal'ı kattı kadrosuna. J.O'Neal-C.Bosh ikilisi, dışarıda onları besleyecek olan Calderon... Kağıt üstünde oldukça leziz gözüküyordu ama bu 3'lü ile yürümeyecekti takım elbette. T.J Ford gittikten sonra Calderon'u yedekleyecek guard ihtiyacı ortaya çıkmıştı. Hırvat milli takımı guardı Ukic'i ve Solomon'u kadrosuna katarak, yeterli gücü oluşturdu bu bölgede de Raptors. Sezon başından beri Calderon'dan dolayı pek şans bulamadı bu arkadaki ikili. Ancak bu gece Calderon'un sakatlığıyla Solomon-Ukic ikilisine büyük bir fırsat doğdu. Solomon mu daha çok süre alacaktı, yoksa Ukic mi, yoksa paylaşacaklar mıydı süreleri? Solomon başladı ilk 5'te ve 33 dakika sahada kaldı maç boyunca, Ukic yalnızca 15 kendisini gösterme fırsatı bulabildi. Ukic aldığı 15 dakikada sayı üretemedi, 2 ribaunt aldı, 4 asist yaptı. Ancak Solomon, Calderon'u aratmayan bir performans koydu ortaya. 5/9 saha içi isabeti, 2/5 3 sayı isabeti, 3/4 serbest atış isabeti ile 15 sayı kaydetti Solomon. 2'si hücum olmak üzere 4 de ribaunt çekti. Daha da önemlisi 11 asist yaparak, maçı double-double ile tamamladı. 1 de top çalmasını ekleyelim. 4 top kaybı da var, az sayılamayacak bir rakam. Nazar boncuğu diyelim ona da...

Lyon ve Roma

Fransa ve İtalya'da 2 büyük maç oynandı aynı saatlerde. Roma-Lazio derbisini izlemeyi planlıyordum, ancak Fransa Ligi'nden bu yıl hiç maç izlemediğim için Lyon-Bordeaux maçını tercih ettim. Maç öncesi Lyon 30 puanla lider, Bordeaux 24 puanla 6.ydı. Bordeaux maçı kazanması halinde hem Lyon ile olan puan farkını 3'e indirecek, hem de 2.sıraya kadar yükselecekti. Bordeaux'nun konumu açısından hayati öneme sahip bir maçtı bu maç kısacası. Özellikle ilk yarım saatlik bölümde bol bol gol pozisyonu izledik. Bordeaux çok kaçırdı, Lyon defansta açıklar verdi, gole kadar tek yakaladıkları pozisyon da Juninho'nun ortaladığı bir duran toptandı. 33.dakikada gol krallığı tahtında oturan Benzema sahneye çıktı, 5 dakika sonra Kallström uzaktan müthiş vurdu. Defanstan seken top öldürücü noktaya gitti, izlenmesi gereken bir gol. Galatasaray maçını yazarken göz ucuyla izledim 2.yarıyı. Bordeaux yine daha etkiliydi ama ilk yarıdaki gibi kaçırmaya devam ettiler. Claude Puel 80'de Juninho'yu çıkartıp, skoruyu korumaya yönelik hamle yaptı. 1 dakika sonra gol krallığında 2.sırada bulunan Cavenaghi farkı 1'e indirdi. Yetmedi bu gol, kazandı Lyon. Puanını 33 yaptı. Arkasında Gerets'li Marsilya (en baba klişe) var 26 puanla. Lyon ilk yarının sonlarına doğru vitesi arttırmaya başladı, son 7 seneye benzer bir son yaşayacağız gibi görünüyor. Olan Bordeaux'e oldu. Büyük fırsat teptiler...


Roma derbisinde gülen taraf Roma olmuş. Sezon başından beri istenileni veremeyen Baptista tek golü atmış. Lazio'nun kazanacağı görüşü hakimdi maç öncesi, genel görüşün bu olması da normaldi. Lazio 22 puanla 5.sırada, Roma 8 puanla 17.sırada çıktı karşılaşmaya. Geçen yıl Inter'e şampiyonluğu kaptıran Roma'dan eser yok şimdi. Geçen sezon öve öve bitiremediğim Spalletti, bu sezon beni hayal kırıklığına uğratmaya devam ediyor. Roma için düzelecek diyorum sezon başından beri, ligin 1/4'inden daha fazlası bitti, hala bir hareket yok. Bu noktada görevinden alınırsa Spalletti, şaşırmamak gerek, koltuğu sallanıyor. Çok fena hem de. Teknik direktör konusunda istikrar elbette önemli. Üstelik Spalletti'nin geçen yıl yaptıkları da ortada. Ama bu kadar da kötü gitmemeli işler... 

Parçalı

İlaç oldu parçalı Galatasaray'a. Uzun zaman sonra ilk kez parçalı artı beyaz şortla sahaya çıktı Galatasaray diyeceğim ama o uzun süreyi hatırlamıyorum. Zira bu sezon parçalı yalnızca Steaua maçında giyildi. O da kırmızı şortla birlikte...


Galatasaray'ın moral depoladığı bir maç oldu. İlk yarı tek kale oynadı Galatasaray, ancak geriye yaslanan İstanbul B.B karşısında pozisyon bulmakta zorlandı sarı kırmızılılar. Abdullah Avcı sahanın içine kadar girerek, oyuncularına her ne kadar ileri çıkmaları için yalvarsa da dinletemedi kendini. Böyle durumlarda kilidi açmak için en önemli anahtar duran toplardır. Bu yıl duran topları mükemmel kullanan Lincoln'ün ortasında Kewell ön direkte vurdu, Olympiakos maçını hatırladık. Kewell Premier Lig'de de kafayla çok fazla gol atıyordu, Galatasaray'da da gollerinin önemli bir kısmını kafayla kaydetti. Maçın sonlarına doğru Lincoln sahneye çıktı, geceyi 1 gol 1 asistle tamamlayarak, perdeyi kapadı. Futbolcuların aşırı övülmesinden nefret ederim, lakin Lincoln bu sezon Türkiye'de açık ara en iyi şu ana kadar ve hak ettiği övgüyü almıyor... Maç kaçırmadı nerdeyse. Geçen sezon çıkardığı maç sayısını bu sezon Kasım ayından çıkardı bile. Gol atıyor, asist yapıyor, sürekli oyunun içinde, takımı yönetiyor, öldürücü ve no-look paslar atıyor, nefis duran toplar kullanıyor. Bir adam daha ne yapmalı övgü almak için? Hala "2-3 maç oynadı, durun daha durun" diyenleri şaşkınlıkla izliyorum. 2-3 maç değil, 15-20 maç oldu. Sezonun yarısı bitti. Sezon bitince "bir sezon oynadı, abartmayın 2 yıl daha böyle oynasın, tamam" derse bu şahıslar, başka şeyler düşüneceğim ben...

Bu akşam şanssız da bir akşam oldu Galatasaray için. Önce Arda ağzımıza yüreğimize getirdi, hastaneye kaldırıldı haberini Lig TV muhabiri Pınar Argun'dan aldık. Sonra ne olduğunu anlamadığımız bir biçimde Pınar Argun saha kenarında yerde kaldı, o da ambulansla hastaneye götürüldü. Taraftarlar hala kırgın, üzgün. 10 bin kişi ya vardı ya yoktu bu akşam Sami Yen'de. Gollerden sonra çalınan "I Will Survive" şarkısı da kesildi? Alınacak Ankaraspor-Kharkiv galibiyetlerinden sonra Hacettepe karşısında bu akşam oynadığı taraftarın 2 katına oynayabilir Galatasaray...

Banvit Alma, Aldırma

2005 yılında Bandırma'da oynanan Banvit-Galatasaray maçından sonra, Galatasaray taraftaları tarafından başlatılan bir kampanya "Banvit alma, aldırma" kampanyası. 24 Nisan 2005 tarihinde oynanacak olan maçta, 2 takım da Play-out hesapları yapıyordu. İki takım da küme düşmemek için ligin son sıralarında çırpınıyordu ve bu maç 2 takımın kaderini büyük ölçüde belirleyecekti. Banvit kazandı, Galatasaray Play-out oynadı. Önemli olan bunlar değildi, Banvit yönetiminin Galatasaray taraftarına karşı sergilediği tutumdu önemli olan. Banvit yönetimi, Galatasaray taraftarlarına ayrılan bölümün bilet fiyatlarını 120 YTL olarak belirlemişti. Aynı zamanda, Banvit kulübünün Bandırma'daki Fenerbahçe derneğiyle iletişime geçip, Banvit'i desteklemeleri için bedava bilet verebileceklerini söyledikleri iddiası ortaya atıldı. Bu doğru mudur, değil midir, bilinmez. Ben de çok iyi hatırlamıyorum bu olayları. O sene BBL'yi de çok sıkı takip etmiyordum. Gerek kalitesinden, gerek de Galatasaray'ın durumundan dolayı... Ancak 120 YTL'lik bilet fiyatı, "sen gelme"nin kibarcasıydı, belki de kabacası. Hoş değildi açıkçası...


Bu olayın ardından 3 sene geçti. Banvit de çok değişti bu süre zarfında. Hedefleri, yapısı, gelişimleri, atılımları, yatırımları takdir edilesi. Ligin dibinde çırpınmıyorlar artık, Play-off için çabalıyorlar. Geçen sene son sıradan da olsa girdiler Play-off'a. İlk turda Beşiktaş Cola Turka'ya 3-1 kaybederek elendiler, ama alkış topladılar. Bu seneye de orta halli bir başlangıç yaptılar. Bu hafta sonunda da kendilerinden hallice olan Pınar Karşıyaka'yı konuk ettiler. Çok değiştiler dedik, ama değişmeyen bazı şeyler var hala kulübün içinde. Deplasman takımının bilet fiyatları gibi... Karşılaşmayı izlemek için Bandırma'ya gelmeyi düşünen İzmirliler'e ufak bir sürpriz (!) yaptı Banvit. 80 YTL olarak belirledi, Karşıyaka taraftarı için bilet fiyatlarını. Bugün oynandı maç, giden olmuş mudur? Sanmıyorum. Banvit kazanmış. Başarıya giden yolda herşey mübahtır mantığıyla kazanmaları, onları rahatsız etmiyorsa sorun yok...

Bireysel Değil, Kollektif Oyun

Uzun zamandır blogları takip etmekteyim. Medyada yazılan asparagas haberler dışında bizden bir şeyler bulmak, has.ktir vallahi benim aklıma gelmişti demek için takip ettim çoğunu. Daha sonra kalktım, bir blog da ben açtım. Ama anladım ki takım oyunu her zaman bireysel oyundan daha gösterişli, daha avantajlı. Bu yüzden hayatım boyunca tenise, bilardoya alışamadım…

KKTC Ligi'ne yönelik yazılan bir araştırma yazısına yazdığım bir yorum sonrası arkadaşlar beni davet ettiler, hiç düşünmeden tamam dedim. Sağolsunlar, birbirlerini tanımayan insanların aynı noktada buluşmasını sağlayan bir şey bu işte, adına ne derseniz deyin. Futbol, basketbol…

Adım Deniz, 22 yaşındayım, doğma büyüme Kıbrıs’lıyım. Makine mühendisi olduktan sonra soluğu İskoçya’da, Glasgow’da aldım. Şu anda master’ımı sürdürmekteyim. Profosyonel olarak basket oynadım, ilginçtir futbolu izlemeyi severim, oynamayı değil… KKTC’de spor yazarlığı yapmaktayım… Koyu Galatasaray'lı, kendi liginde MTG’li (sonra değineceğiz), NBA’de Lakers’lıyım, fakat tüm takımları seven bir kişiliğim… Ha Liverpool’u da unutmamak gerek. Onlara da sevgimiz bol..

Genel olarak KKTC, Kıbrıs, İskoçya Ligi ve NBA hakkında yazılar yazacağım… Turuncudan tok bir sarıya ve vişneye çalan kırmızısına aşık olduğum takım hakkında da yorumlarımı esirgemeyeceğim… Hoş geldim mi, artık bunu ilerleyen zamanlarda göreceğiz…

by deNNis

Mehmet Baturalp


Memlekette inciğinden boncuğuna, her şeyin bir yorumcusu, eleştirmeni, anlatanı var. İşini iyi yapanı da var, kötü yapanı da. Ama spor müsabakalarında (sadece futbol değil) yerlerde sürünüyor bu mesleği icra eden kişiler. Lig TV'de Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş maçını yorumlayan kişilerin, takımları gol kaçırdığında ağzından ahları, vahları kaçırdığına tanıklık ediyoruz. Basketbol maçlarında "Allah'tan şut göstermedi, 3 atış olurdu" diyenleri de biliyoruz. Teniste Nadal-Federer maçını yorumlayan kişinin Nadal fanatiğiyse maç boyunca Nadal'ın ne kadar güçlü, kondüsyonu yüksek bir tenisçi olduğundan bahsettiğini, Federer fanatiğiyse maç boyunca Federer'in gelmiş geçmiş en teknik oyuncu olduğunu, tenis dünyasının 1 numarası olduğunu dinliyoruz. Kulüp takımlarımızın Şampiyonlar Ligi ve UEFA Kupası'nda oynadığı maçlarda artık bayağılaşan, nefret ettiren vatan millet edebiyatlarını da biliyoruz. Sinan Şamil Sam'ın boks maçını anlatırken, Sinan'ın rakibinden bir araba dayak yemesine rağmen maçı anlatan kişinin "bu roundu aldık, puanlamada öndeyiz" demelerine, kaybedince de hakemlerin milliyetlerinden girip giydirmelerini de biliyoruz...


Galatasaray TV kapanınca, D-Spor da olmayınca, Fenerbahçe TV'den izledi çoğu Galatasaray taraftarı derbiyi. Bilmeyenler için; Galatasaray ve Fenerbahçe bayan basketbol takımları Ayhan Şahenk'te karşılaştı dün... Maç Galatasaray'ın sahasında. Yani Fenerbahçe TV'nin tribün sesini kısması doğal, lakin dün işi terbiyesizliğe vurdular bu konuda. Kısmaktan öte, "mute" yaptılar maçı, öyle izlettiler. Yahu, sen aç sesi az da olsa, küfür vs. olursa kısarsın. Maçın atmosferinin içine ettiler argo tabirle. Şahsen ben Galatasaray TV'de (gerçi yok ya, neyse), Caferağa'daki maçı sessiz izlemek istemem. Çok mu hoşuma gidiyor Fenerbahçe tezahüratları? Hayır, ama o tezahüratlarla maçın havasına giriyor ekran başındaki izleyici... Neyse, burayı atlayıp işin yorumculuk, hatta spiker-yorumculuk kısmına girelim. Spikerin adı Ömer'miş, soyadını bilmiyorum. Eski hakemmiş sanıyorum. Yorumcu da Türk basketbolunun Batur abisi. Sözde Batur abisi... Maç başlamadan birkaç dakika önce başladı yayın. Salon hemen hemen doluydu, ilk yorumu şu oldu Baturalp'in: "4-1'in etkisi büyük, salon dolmuş". Bravo, çok güzel ayar verdin, ne diyeceğimi bilemiyorum... Yahu, maç Fenerbahçe-Galatasaray maçı. Derbi. O maçı Galatasaray 20-0 kazansa da kaybetse de, o salon dolar. Bunu Baturalp bilmiyor mu? Biliyor. Ama orada durmak için neler söylemesi gerektiğini daha iyi biliyor...

Maç başlıyor. Fenerbahçe yöneticilerinin olduğu yerde kargaşa çıkıyor. Baturalp, yine 4-1'in etkisi diyor. Spiker apayrı bir konu. Fenerbahçe'li yöneticinin orada ne kadar başı dik bir şekilde kulübünü temsil ettiğini, Caferağa'da böyle olayların yaşanmadığını, Fenerbahçe kulübünün hep fair-play çağrısı yaptığını, tüm kulüplerin bu konuda Fenerbahçe'yi örnek alması gerektiğini söylüyor. Aynı arkadaş edilen küfürlere de giydiriyor. Küfürler konusunda haklı mıdır, haklıdır. Hem de çok. Ama bu küfürlere isyan ederken, araya Fenerbahçe maçlarında hiç böyle şeyler olmaz mealinde bir şeyler sıkıştırıp, yine basitleşiyor. Geçen sene final serisinin son maçını izledim aynı kanalda, maç Caferağa'daydı. Maçın sonlarına doğru Galatasaray yöneticilerinin olduğu yerde bu maçta olduğu gibi kargaşa çıkmıştı. Aziz Yıldırım, Ahmet Dedehayır'ın üstüne yürümüş, tartışma alevlenmişti. O sırada salonda bulunan bu spiker Dedehayır'ın giydiği gömleğin rengiyle mastürbasyon yapıp, kendini tatmin etmişti. Olayları çıkartanların da Galatasaray tarafı olduğunu söylemişti. E, Dedehayır'ın üstüne yürüyen Yıldırım? Bu ne perhiz, ne lahana turşusu... Ayrıca aynı maçta küfür gırla gitti. Son dakikalarda işi terbiyesizliğe vurup, şahsa hakarete dönüştürdü Fenerbahçe taraftarı; "çıldırın çıldırın, Esra için çıldırın" tezahüratıyla. Ve aynı kanal sesi bir gıdım kısmaya tenezzül bile etmedi. O maçta da sanırım bir kere anons ya yapıldı ya yapılmadı. Bu maçta daha ilk olay çıkar çıkmaz anons anons diye isyan etti aynı spiker. 2 kere de anons yapıldı sanıyorum. Bir kere daha yapılsa çıkartılacaktı taraftarlar zaten. Tabii, sesi duymadığımız için yorum falan da yapamıyoruz. Maç içi yorumlar da komedi ötesi. Burada da epey saçmalamalar oldu ki bu kişilerin basketbol bilgisinin düşük olduğunu sanmıyorum ben. Hadi, maç Fenerbahçe TV'de, o kadarı da olacak artık diyip geçelim. Lakin hakem isyanlarında komik durumlara düştüler. Hakem kötüydü evet, Galatasaray lehine daha fazla karar verdi, buna da evet. Ama Esra'nın tertemiz top çalmasına Baturalp'in "dokunması gerekmiyor, o eli oraya soktuğu an fauldür, kuralı bilmiyor Galatasaraylılar" demesi beni bitiren noktadır. Ardından eski hakem olan spiker, şaşırtıcı bir şekilde pozisyonun temiz olduğunu söyledi. Bunun ardından 10 saniye önce kural yazan Baturalp, hep Galatasaray'a oldu, bir kere de Fenerbahçe'ye olsun canım diyerek geçiştirdi. Ve tüm bunların ardından devam eden hücumda 3 saniye kararı gelince, 30 saniye önceki pozisyon unutuldu. Sil baştan... 

Ayrıca; spikerin Fenerbahçe'li bir oyuncu serbest atış kullandığı sırada, Galatasaray'lı oyuncuların serbest atışın tekrarı için hakeme itiraz etmelerini, Galatasaray'lı oyuncuların serbest atışın iptalını istediği olarak yorumladı ve Galatasaray'lı oyunculara birilerinin kuralları öğretmeleri gerektiğini söyledi. Ah be abicim, halbuki bir bilsen iptal değil de tekrar istediklerini... Ve bu tekrarı da Fenerbahçe'li oyuncuların atış kullanılmadan önce hareketlenmelerinden dolayı istediklerini... Son olarak da Baturalp'in pota isyanına değinmek istiyorum. Maçın başında Esmeral'in denediği bir üçlük girmeyince "Caferağa'da olsa sokardı bunu" diyerek yırtık dondan fırlar gibi fırlaması yok artık dedirtti. Ve Fenerbahçe her şut kaçırdığında da potaların sert olduğunu, atışların bu yüzden kaçtığını savundu. Maç istatistiklerini hızlı hızlı aradım, bulamadım, bu yüzden tam yüzdesini söyleyemeyeceğim ama tahminen 25-30 üçlük denediği maçta 3-5 tane 3 sayı isabeti bulabildi Galatasaray. Bunun yanında sadece Esmeral'in aklımda kalan 4 üçlüğü var. Baturalp, takımın %80 ile şut atmasını umuyor sanırsam...

Fenerbahçe TV bu. Tabii ki, taraf olacak, taraflı yayın yapacak. Spikerinin ve yorumcusunun taraflı yorum yapması da doğal. NTV'deki Real Madrid-Osasuna maçını anlatır gibi anlatmasını beklemiyorum spikerin bu maçı. Ama şu salon sesini biraz açsan, basketbol bilgini küçük düşürecek yorumlar yapmasan, taraftara yaranacağım diye "haydi kızım" tandanslı yorumlardan vazgeçsen ve biraz da empati kurabilsen...

Lincoln vs Alex

Lincoln'ün geldiği ilk günden beri dillerde bu karşılaştırma. Nefret ettirecek seviyede arttı bu karşılaştırmalar. Patlayacaktı sonunda biri, Lincoln oldu bu. Birkaç maç hariç varlığıyla yokluğu belli olmadı geçen sezon Galatasaray'da. Kötü futbolundan çok çıtkırıldım oynaması tepki çekti. Yerlerde sürünerek oynamasıyla ilgili çok fazla üzerine gidildi bana göre haksız yere. Çok fazla atmadı mı, abartmadı mı? Evet attı, abarttı ama bunlar, Lincoln'e yapılan onlarca faulün görmezden gelinmesine neden değildi. Bu seneki değişim inanılmaz Lincoln'de. Skibbe'nin gelişine mi bağlarsınız, neye bağlarsınız bilemem. İstatistikleri verelim 2 büyüğün Brezilya'lılarının, sözü size bırakalım...


Lincoln; ligte 8 maçta 5 gol 4 asist, kupada 2 maçta 1 asist, Avrupa'da 6 maçta 1 gol 4 asist. Bir de Süper Kupa maçı var Kayseri ile yapılan. Toplam 17 maçta 6 gol ve 9 asist. Bu maçlardan birine de sonradan girdi.

Alex; ligte 8 maç 5 gol 4 asist, kupada yok, Avrupa'da 7 maçta 2 gol 1 asist. Toplam 15 maçta 7 gol 5 asist...

Haftasonu NBA

15 Kasım Cumartesi / New Orleans-Portland - 03.00 / NBA TV

15 Kasım Cumartesi / Dallas-Orlando - 03.30 / NTV
15 Kasım Cumartesi / Clippers-San Antonio - 22.30 / NBA TV
16 Kasım Pazar / Milwaukee-Boston - 03.30 / NBA TV
16 Kasım Pazar / Houston-New Orleans - 03.30 / NTV Spor
17 Kasım Pazartesi / Toronto-Miami 01.00 / NTV Spor (Bant)

NBA'de hareketli bir haftasonu olacak Türk izleyiciler için. Justin, SopCast vs. bilimum program ve stream'lerle izlenebiliyor maçlar tabii ki, lakin televizyonda izlemenin keyfi başka. Görüntü kalitesi de çok başka tabii... Digiturk sahibi olanlar (ben dahil), 6 maç izleyebilecek bu haftasonu, 1'i banttan olmak üzere. O da pazarı, pazartesiye bağlayan geceye denk geliyor zaten... Geriye kalan 5 maç, 2 gecede yayınlanacağı için tercih yapmamız gerekecek. Portland'ı bu sezon hiç izlemedim, sezon öncesi yaptıkları hamlelerle sempatimi kazanmışlardı. Paul faktörünü de ekleyince seçeceğimiz maça karar veriyoruz. Yarım saat geç başlayan Dallas-Orlando maçına da Howard ve Hido hatrına bakarız. New Orleans-Portland maçı sona erdiği sıralarda, Dallas-Orlando maçı devam edeceği için, o maçın da sonlarını izleme fırsatı bulabileceğiz... Cumartesi gecesi aynı saatte 2 maç var. Evet, seçim yapmak o kadar zor olmayabilir bir NBA takipçisi için bu maç 2 arasından. Lakin seçimi yapan bir Celtics fanatiği ise işler değişiyor. Indiana maçını izleyebildim bu sezon sadece, rezilleri oynadık o maçta da. Sınavlar vs. derken 1 haftadır takip bile edemedim doğru düzgün, bloga da yansıdı zaten bu da az çok... Diğer tarafta Houston-New Orleans seçeneği aklımı çeliyor. Zaplayarak izleyeceğiz artık, maçların gidişatına göre de bir rota belirleyebiliriz... Pazar gecesine gelmeyelim, pazartesi günü iş/okul olduğunu ve maçın da banttan yayınlanacağını göz önüne alarak...

Herkese iyi seyirler. Seyir zevki yüksek maçlar ve Celtics galibiyeti temennisiyle...

Vatan Gazetesi

Garip bir gazete Vatan Gazetesi. Özellikle de spor sayfası. Bundan önceki icraatlarını bir kenarı bırakalım, derbide protokol tribününde çıkan kavgaya nasıl yaklaştıklarına bakalım. Yok artık dedirten cinsten...


Efendim, habere klasik bir şekilde şu dakikada şöyle şu kişiler arasında kavga çıktı diye bir giriş yapılmış, burasını geçiyorum. Ondan sonra bu haberi yapan kişi Üstünel ile Uslu'nun arasında olup biteni tek tek dinleyip, not tutmuş gibi yazmış. Hiç sektirmeden. Neyse, bu diyalog uydurma saçmalığına da alıştık, bunu da geçtim. Ama haberin sonu öyle böyle değil. Tüm bilgiler, uydurma diyaloglar verildikten sonra haberi yapan şahsiyet, kendine göre harikulade bir yorum yapmış. Şöyle:

1. BU Kurtlar Vadisi jargonu, iki yöneticiye de yakışmıyor.. Onlar böyle yaparsa, taraftarlara kim laf edebilir?

2. AZİZ Yıldırım, hatasını kabul ettiği yöneticisini herşeye rağmen koruyor.. Bu, F.Bahçe yönetimindeki birliği gösteriyor..

3. NEREDEYSE tam kadro olay yerinde bulunan G.Saray yönetiminden ise Polat dışında 1 kişi bile kıpırdamıyor, bütün ekip yönetici arkadaşını yalnız bırakıyor..

4. ATTIĞI zaman mangalda kül bırakmayan, F.Bahçe fanatizmi yapan, başta asbaşkan Yiğit Şardan olmak üzere G.Saray'ın "şahin" yöneticilerinin, Kadıköy'deki "serçe" uysallığı dikkat çekiyor..

5. ANLAŞILAN G.Saray sahada nasılsa, Şeref Tribünü'nde öyle.. F.Bahçe daha takım, G.Saray ise değil..

Nereden başlayayım bilmiyorum, nereden tutsan elde kalıyor çünkü... Neyse diğerlerine göre biraz daha akla uygun olan 1.maddeden başlayıp, sırayla gidelim. Ana bacı küfürü basan Uslu ile Üstünel'i aynı kefeye koymak... Diğerlerine görünce daha akla uygun evet. Bu cümle sonrasında taraftarlara gönderme yapıp, sosyal mesaj vermeyi de ihmal etmemiş muhterem gazetecimiz. Evet, asıl efsane başlıyor. Yıldırım, Uslu'nun en ağır küfürü ettiğini biliyor, yöneticisini koruyor, bu da Fenerbahçe yönetimindeki birliği gösteriyor ?!? Ben sana bir şey gösterirdim de... Uzaydan mı geliyorsunuz siz yahu, nasıl bir beyin var sizde? Şov devam ediyor 3.maddede. İlk maddede yakışmıyor yöneticilere ağzı yapan gazeteci arkadaş, Galatasaray'lı yöneticilerin açık açık Fenerbahçe'li yöneticilerle kavga etmesini bekliyor. Bu ne perhiz, ne lahana turşusu be abicim? Şahin yöneticiler serçeye dönmüş. Kadıköy atmosferindendir o... Tamam o zaman, çıkartıyorum ben bizim mahalle takımını, götürüyorum diğer mahalleye maça. Gol attıkça, yedikçe, sürekli küfürü basıyor bizim takım bu maçta. Karşı takım biraz ses çıkarınca da üstüne çıkmaya çalışıyorum bir de. Kenarda maçı izleyen amcalarımız da "vay be takım ruhuna bak mına koyim" diyor... 

Servet & Sabri


Formda olduğu dönemlerde fena iş çıkarmasa da, 2001'den beri Galatasaray'da süperdi diyebileceğiniz bir sezonu yok Sabri'nin. Saçma sapan hareketleri, hal ve tavırları, klasik hakem itirazları da cabası. Bu akşam yolun sonuna gelmiş olmalı artık Galatasaray'da. Oynadığı futbolla değil, maç bitimi yaptıklarıyla. 1 değil, 2 değil bu... Diğer yanda Servet. 4 akşam önce oynanan derbide elmacık kemiği kırılmış, bu akşam teknik ekibe kalsa oynamayacak. Takıyor "Darth Vader"i andıran maskesini, çıkıyor sahaya. Belki fazla abartıyor ama işine gösterdiği saygı muazzam, azmi örnek alınası. Diyorlar Sabri'ye çok azimli çocuk diye. Bir de Servet'e baksınlar. Azim, top oynamak yerine bık bık ötmek değil...

Milli Takımda Devşirme Futbolcu Sorunu

Milli takımda devşirme oyuncu oynatılsın mı oynatılmasın mı diye hep sorulur, çok hassas konudur. Nobre'yi, Vederson'u Türk yaptılar. Aurelio ve Colin'de Milli Takımda oynuyor diye dert yananlar var. Benim Milli Takımımda oynamadığı sürece o takım onu Türkleştirmiş, yok öbürü onu Türkleştirmiş umrumda değil. Benim umrumda olanlar Aurelio ve Colin. Colin'i ayrı kefeye koyuyorum. Annesi Türk'tü galiba, babası da olabilir. Aurelio konusuna da girersek çıkamayız. Ha ben önceden devşirme oynatılmasına karşıydım ama şimdi değilim. Tabii her şeyin bir sınırı var. Şimdi konuşulan konu Deivid milli takımda oynasın mı? Şahsen ben istemem. O kadar yetenekli adamlarımız varken ne gerek var Deivid'e. Ön libero sorunumuz ciddi olduğunudan herkes Aurelio'yu hoş karşıladı. Halen de orada problem var. Mehmet Topal sadece bu işi iyi becerebiliyor ama onunda form düşüklüğü var. Demek istediğim fazla aşıraya kaçmamak. Bizim çok iyi gençlerimiz var, onları kullan Fatih hoca. Ne yapacaksın sen Deivid'i. Şimdi saymaya başlasam sabahı bulur bu sağ açık listesi. Gerçi Fatih hoca kendisini nerede kullanacak bilemiyorum ama benim takımımda önemli iş yapar demiş. O da kendince haklıdır ama ondan sonra Türk futbolcuları niye kaçırıyoruz diye ağlamayın. Bir sürü gurbetçimiz var elimizden kaçırdığımız. Sen ilk önce oyuncu devşireceğine elindeki süper yetenekleri kaçırma.

Zamanında Ankaraspor ilk lige yükseldiğinde bir Tita-Jaba ikilisi vardı, belki hatırlarsınız. Fırtına gibi başlamışlardı lige. Hemen Milli Takıma alalım demişlerdi. Neyse ki böyle şeyleri aştık. Deivid iyi, hoş güzel futbolcu da o kadar iyi futbolcumuz varken ne gerek var şimdi. Bu takım Türk Milli Takımı, Brezilya Milli Takımı değil. Sizin de görüşlerinizi bekliyorum. Benim için çok önemli bir konu bu...

Owen Hargreaves

Scholes sakat, bir de üstüne Hargreaves'in sezonu kapattığını duyunca üzüldüm. Geçen sene sakatlıklar yüzünden kendini fazla kanıtlayamamıştı. Bu senede aldığı sürelerde iyi performanslar çıkarmıştı. Bu hafta sağ dizinden ameliyat geçirmiş, haftayada sol dizinden ameliyat geçirecekmiş. Ne diyelim, bu olay Anderson'a falan yaradı işte...

Fenerbahçe 4-1 Galatasaray


Galatasaray, herkesin beklediği gibi Benfica maçının ilk 11'yle sahaya çıktı. Kazanan takım bozulmaz diye bir şey var futbolda. İnanan var buna, inanmayan da. İçinde bulunduğunuz duruma göre değişken bir şey bu aslında. Kewell-Baros-Karan üçlüsünden ikisinin seçmekte kararsızdım maç öncesi, lakin Kewell gibi bir tecrübeden faydalanma fikri benim için az da olsa ağır basıyordu. Ama mağlubiyet tamamen bu tercihe bağlanmamalı. Hatta Baros-Karan'lı Galatasaray'ın, Kewell-Nonda'lı Galatasaray'a göre birkaç seviye daha iyi top oynadığını söyleyebiliriz. Gerçi bunun ana sebebi Kewell'ın girmesinden çok, Baros ve Karan'ın aynı anda kenara alınıp, Nonda'nın ileride tek forvet olarak oynatılmaya çalışılması...

Fenerbahçe Emre'yi yedek kulübesine oturtarak, tüm muhtemel 11'leri yanılttı. Ancak Josico tercihinden başka bir değişikliğe sebebiyet vermedi Aragones'in bu kararı. Aragones'in bu tercihini Servet, Emre, Meira, Ayhan gibi topu ileriye çıkartırken pas hatası yapmaya müsait oyuncuları baskı altına almak istemesi olarak yorumlayabiliriz. Nitekim maçın 1.dakikasından, 95.dakikasına kadar Selçuk-Josico ikilisi ile boğdu Galatasaray'ı Fenerbahçe. Galatasaray'ın bu sezon hiçbir maçta şişirmediği kadar top şişirmesi de bundan dolayı biraz. Tabii; Selçuk, Josico, Edu gibi futbolcular da en az Galatasaray'daki Emre, Servet gibi pas hatası yapmaya yatkın topçular. Galatasaray da bu bölgede basketbol tabiriyle çok fazla pas arası yaptı ama maç boyunca bunları iyi değerlendiremedi...
Sezon başından beri savunduğum bir şey var Galatasaray'da. O da, Galatasaray'ın beklerinin, yani Sabri ve Balta'nın iyi oynadığı maçlarda kazanması, daha da önemlisi istenen futbolu oynaması. İstenen, Skibbe'nin oynatmak istediği futbol ne? Yerden oynamak, sakin oynamak, bol pas yapmak, üçgenler kurmak, beklerin Arda, Kewell, Lincoln gibi yaratıcı oyunculara verdiği destekle kanatlardan içeri kat ederek ve orta yaparak pozisyon üretmek, orta alanda rakibe karşı belli bir üstünlük sağlamak. Son oynanan maçların üzerinden gidelim. Galatasaray'da Topal'ın sakatlığından sonra Meira ön tarafa kaydırıldı, Emre ilk 11'e girdi. Servet ve Emre Galatasaray'ın top tekniği en düşük futbolcuları. Hatta stoperler özelinde bakarsak ülkede bu konuda en çok sıkıntı yaşayan oyuncuların başında geliyorlar. Böyle bir durumda da oyunu takımın bekleri Balta ile Sabri başlatmaya çalışıyor geriden ve onların gününde oldukları bir maçta Galatasaray topu ileriye çok daha rahat taşıyabiliyor ve istediği futbolu çok daha rahat bir şekilde sahaya yansıtabiliyor. Sanırım bu akşamki maçta Sabri ve Balta, sezonun en kötü futbollarını oynadılar, bu da Galatasaray'ın yerden çıkarken çok top fazla top kaybı yapmasına sebep oldu. Bundan daha önemlisi, topu yerden oynayarak ileri çıkartamayan Galatasaray, yine top şişirmeye başladı ki, bu nokta Galatasaray'ın maçı kaybetme sebebidir bana göre. Maçın kaybedilmesini bir tek Kewell ile yorumlamayıp, daha derin noktalara inmek gerekiyor. Hatta her maç için böyle bu. Kewell, 2.yarıda girdi de çok mu şey değişti? Aksine tanınmaz halde bir Galatasaray izledik, hem de çok daha farklı bir futbol umarken. Ama bunun nedeni X'in çıkıp Y'nin girmesi değil...
Kronometreler 1.29'u gösterirken ağlarında gördü topu, Fenerbahçeliler. Galatasaray, Fenerbahçe'yi kendi silahıyla vurdu bir nevi. Yani çok erken bir dakikada, ilk golü atarak. Lakin, rakibi kendi silahıyla vuran Galatasaraylılar, daha maçın 2.dakikası olduğunu unutmuş olmalılar. Zira çok geçmeden, Fenerbahçe namluyu Galatasaray'ın yüzüne çevirdi ve ateş etti. Ortada, hatta biraz Galatasaray hakimiyetinde giden maçta Benfica maçının yıldızı Emre, Fenerbahçe'nin istediği şekle sokuverdi maçı. Fenerbahçe ne zaman istediklerini sahaya yansıtabiliyordu? Öne geçtiğinde. Bu sezon başından böyle. Fenerbahçe, her ne kadar lig ve Avrupa'da başarılı olamayacak, eksikleri, hem de çok eksikleri olan bir takıma sahip olsa da kontra atak yapmayı çok iyi biliyor. Zico'nun Fenerbahçe'ye mirasıdır bu. Geçen sene bu sistemi oturtan ve 40-50 maç bu sistemle oynayan Fenerbahçe, bu sistemin en büyük gereğini, yani kontra atakları çok iyi bir şekilde sahaya yansıtmayı öğrendi. Bu akşam da açıkçası biraz Kadıköy'deki şans faktörü devreye girdi ve Fenerbahçe sadece mücadele ettiği bir maçta 50.dakikada 3-1'i yakaladı. Bu dakikadan sonra Aragones'in yaptığı Emre hamlesi de ayakta alkışlanmalı. Zira 3-1'den sonra kontraatak oynayacak Fenerbahçe'de, Alex'in yokluğunda bu atakları en iyi şekillendirecek oyuncu Emre'dir ve girdiği dakikadan sonra tüm kontraatakları Emre yönetti. İlk 50-60 dakika boyunca kaleye gitmekte güçlük çeken Fenerbahçe, son yarım saatte çok rahat bir biçimde Galatasaray kalesine gelmeye başladı. Buna rağmen beklediğimden az pozisyona girdi Fenerbahçe. Maçtaki tek net pozisyon olarak Guiza'nın pozisyonunu sayabiliyorum, Fenerbahçe adına. Bana kalırsa Fenerbahçe'nin attığı hiçbir gol pozisyon değil, sadece atak.

"Büyü, atmosfer, gelenek, Fenerbahçe en kötü zamanında bile..., Galatasaray en iyi zamanında bile..., ilk 20 dakika, ilk şut, Galatasaraylı futbolcunun bir tarafına çarpıp gol olması" gibi birçok inandığı şey var taraftarların, Kadıköy'deki Fenerbahçe-Galatasaray derbilerinde. Hemen hemen hepsi gerçekleşti bunların yine, tek fark Galatasaray'ın ilk golü bulması. Çok ilginç bir hal almaya başladı Kadıköy'deki Fenerbahçe-Galatasaray maçları. O yüzden Galatasaray'ın fark yememek için Kadıköy'e gittiği bir yılda temiz bir galibiyetle geri dönmesi çok fazla şaşırtmayacak ilerleyen yıllarda izleyenleri...