Taner Gülleri

Türkiye'de şehir şehir dönüp dolaşan, hemen hemen her yıl kulüp değiştiren, inişli-çıkışlı performanslar gösteren, değeri ne çok yükselen ne çok düşen, ortalama futbolcular vardır. Genellikle de forvet oyunculardır bunlar; Taner Demirbaş gibi, Murat Hacıoğlu gibi, Sertan Eser gibi, Zafer Biryol gibi, Okan Yılmaz gibi, Cenk İşler gibi ve Taner Gülleri gibi... Taner Gülleri'yi Süper Lig'i az çok takip eden herkes tanır. Nasıl oynadığı hakkında pek bir fikre sahip olmasa da, nasıl bir futbolcu olduğunu çok bilmese de, kulağı aşina olmuştur o isme izlediği maçlarda seyreden kişinin. 76 doğumlu Taner, kariyerinin son yıllarını yaşıyor. Adana Demirspor'da başlayan futbol hayatında, 13 kulüp değiştirdi. Bursaspor, Sakaryaspor, Erciyesspor, Antalyaspor, Kocaelispor... Hepsini gezdi, bazısına 2., hatta 3.defa gitti. 2006-07 sezonunun devre arasında transfer oldu Antalyaspor'dan Kocaelispor'a. Geçen sezon attığı 21 golle Bank Asya Ligi'nde gol kralı oldu. Kocaelispor'un lige çıkmasında nasıl en büyük pay sahibiyse, bu sezon da ligde tutunmak için çabalayan takımının en önemli parçalarından biri. Bu sezon oynadığı 12 maçta 5 gol attı, 3 asist yaptı. İşin ilginç tarafı; hem Galatasaray'a hem Fenerbahçe'ye hem Beşiktaş'a gol atmayı başardı, kolay iş değil. Attığı 5 golün 3'ü de bu maçlarda zaten...

Kocaelispor 5 puanla ligin son sırasına çakılmış vaziyette. İşleri zor, bana göre imkansız ve bu zor durumda Kocaelispor'un en güvendiği gol ayağı şüphesiz Taner Gülleri. 3 büyüklere karşı oynadığı futbolu, Anadolu takımlarına karşı da oynayabilirse, takımını biraz daha düzlüğe çıkarabilir yılların tecrübesi...

Ucuza Transfer

Belediye takımlarına karşı büyük bir antipati var memlekette. Olması da doğal, aslına bakılırsa. Futbolcu transferi başta olmak üzere, bol bol harcıyorlar parayı. Takımın elle tutulur bir geliri de olmayınca, büyük açıklar oluşuyor. Ankaraspor, İstanbul B.B forma satışından ne kadar para kazanıyor acaba? Veya bilet satışlarından? Ne kadar forma sattıklarını bilmiyorum ama Anadolu takımlarıyla yaptıkları maçlarda bilet fiyatlarının kişi başına 1 lira olduğunu biliyorum. Stada kalkan otobüsler, bedavaya maça götürülen çalışanlar...

Sadece bunlar bile belediye takımlarına antipati beslemek için yeterli, lakin alkışlanacak işler de yapıyorlar. Ankaraspor lige yükseldiğinden beri düşme tehlikesi yaşamayan ama üst sıraları da zorlayamayan bır takım niteliğinde. Üstelik her yaz transfere büyük paralar harcayıp hayal kırıklığına uğruyorlar. Bu sezona kadroyu tamamen bozmadan, bazı eklentilerle iyi bir giriş yaptılar. 11 maç sonunda topladığı 22 puanla 3.sırada Ankaraspor. De Nigris, Fredrik Risp gibi sağlam yabancı oyuncuların yanında Ediz Bahtiyaroğlu, Özer Hurmacı, Hürriyet Güçer, Adem Koçak, Uğur Demirkol, Murat Tosun gibi Türk oyuncular da takımın önemli isimleri. Bunların yanında 2 tane de sürpriz isim var: Başlığa adını veren ucuz transferler.

İlki; 90 doğumlu Liberya'lı Theo Weeks. Aykut Kocaman bir oyuncuyu izlemek için Cezayir'de oynanan bir milli maça gidiyor, orada Weeks'i fark ediyor. Sudan ucuza, 6 bin dolara kapıyorlar Weeks'i. Sezon öncesi yapılan laktat testlerinde, bu alanda geçen yılın 1.si olan Aurelio'yu dahi geride bırakıyor bu Liberya'lı. Ligin ilk haftasında Trabzonspor karşısında oynanan maçta, gördüğü kırmızı kartla iyi bir merhaba diyemese de Türkiye'ye, sonraki haftalarda dikkat çekmeyi başarıyor. Yeni Appiah, yeni Aurelio benzetmeleri var kendisi için. Yeni ... olacağını düşünmüyorum ben Weeks'in, Theo Weeks olacak... Çok geçmeden başlar Avrupa yolculuğu. Yaşı çok genç, kendisini geliştiribilirse gelecekte Avrupa'nın en iyi ön liberolarından biri olmaya aday. Fazla mı abartıyorum? Belki, ama her oyuncuyu kolay kolay abartmam, çok umutluyum Weeks'ten...

İkincisi; Madiou Konate. Transferin son gününde transfer edildi, yaklaşık 1 ay önce ilk kez forma giyme şansı buldu. İlk 3 maçında sonradan oyuna girip 2 gol kaydedince, kupa maçında formayı kaptı. İlk 11 çıktığı Malatya ağlarına 2 gol bıraktı, 1 de asist yaptı. Fenerbahçe maçında da sahadaydı. Norveç 2.Ligi'nde mücadele eden Honefoss takımından 40-50 bin dolara transfer edildi Senegal doğumlu oyuncu. 26 yaşında, geleceği hakkında Weeks kadar umutlu konuşamayabiliriz ama Ankaraspor onun için çok önemli bir basamak... Ve bana göre, bu 2 oyuncunun iyi performanslarının altında yatan en önemli neden, kariyerleri için Türkiye'nin çok büyük bir şans olması. Buranın değerini bilen yabancılar lazım takımlarımıza...

Yoğun Çarşamba

Eğer futbolda Türkiye ve Avrupa, basketbolda NBA ve TBL liglerini takip eden biriyseniz, hafta sonu muhakkak çok maç kaçırıyorsunuz. Rusya Ligi'nin bile yayın haklarının alındığı ülkemizde, artık pek çok ligi takip edebilmek mümkün. Yayınlanan lig ve karşılaşma sayısı arttıkça da aralardan bazı maçları feda etmek zorunda kalıyor, sporseverler. Hafta içleri haftasonlarına nazaran daha boş oluyor. 2-3 haftada bir UEFA Kupası, Şampiyonlar Ligi, Euroleague, ULEB Cup maçları, İtalya ve İngiltere'nin hafta arasına sıkıştırılmış lig maçları, kupa maçları... Bunların farklı zaman dilimlerinde olduğunu ve çoğu zaman çakışmadıklarını düşünürsek, daha rahat oluyoruz hafta içleri, ki bomboş olduğu zamanlar bile oluyor...


Yoğun bir çarşamba, bu çarşamba. Ülke takımlarının hazırlık maçları, TBL'nin hafta arasına sıkıştırılan maçları... Yukarıda hafta içi oynanan maçları yazarken es geçtiklerimiz bunlar... Türkiye, Avusturya ile karşılaşıyor 21.30'da. Yine aynı saatte İtalya, Yunanistan'la oynuyor. Maçı önemli kılan şey, kalede büyük bir ihtimalle De Sanctis'in görev alacak olması. 21.45'te Almanya, İngiltere ile oynuyor. Bu da kaçmaz. 22.00'da Arjantin, Glasgow'da sahaya çıkıyor. Bu maçı önemli kılan şeyin ne olduğunu söylemeye gerek yoktur sanırım... Bu 4 izlenesi maçın (itiraf edeyim, en baştan Türkiye maçını eledim) yanında TBL maçı da var arada. Hem de Kepez-Antalya gibi absürt bir maç değil, Efes Pilsen-Fenerbahçe Ülker maçı. 2 şampiyonluk faforim çarpışacak. Maç 20.30'da. 18.30'da da Türk Telekom, Bursa'da Oyak Renault ile oynuyor. Ayarlayabilirsem bu maça gideceğim. Sonra da hızlıca eve dönüp, diğer maçlar arasında dolanıp duracağım. Arz ederim.

Show TV'deki "Yemekteyiz" adlı insanüstü programı izleyenler bilir koyulaştırdığım kelimeleri, bilmeyenler Ekşi sözlüğe göz atıp detaylı bilgi sahibi olabilir. İlerleyen günlerde bu program hakkında da bir yazı yazmaya çalışacağız bloga...

Anthony Morrow ve Willie Solomon

Anthony Morrow'dan başlayalım. 85 doğumlu Morrow'un ilk yılı NBA'de. Draftte dahi seçilmedi. Çaylak yılına da sessiz sedasız bir giriş yaptı Warriors'ta. İlk 1-2 haftalık dilimde göze çarpmadı hiç. Ancak dün inanılması güç bir maç çıkardı Georgia Tech çıkışlı, bu çaylak guard. Maça ilk 5'te başlayan Morrow, tam 42 dakika sahada kaldı Clippers karşısında. 11 ribaunt yaptı maç boyunca, 1 de asist. Bir guard için oldukça garip bir istatistik. Asıl bomba, sayı istatistiğinde. 20 şut kullandı maç boyunca ve bunların 15 tanesinde isabet buldu. 5'te 4 ile 3 sayı, 3'te 3 ile serbest atış kullandı Morrow ve gecenin sonunda 37 sayıya ulaşarak, kendisini tüm basketbolseverlere tanıttı şüphesiz. Bundan sonra yakın markajında olacak çoğu kişinin, ben de dahil olmak üzere...
Avrupa hikayesine hiç girmeyeceğim, bitmez bu yazı yoksa. Fenerbahçe Ülker'de geçirdiği harika yılların ardından 30 yaşında, 2.kez şansını denemek için NBA yolunu tuttu Solomon. Raptors ile imzaladı. 2007-08 sezonunda guard rotasyonunu T.J Ford ve Jose Calderon ikilisi ile götürmüştü Raptors. Aldığı kısıtlı sürelerde müthiş işler çıkartan Calderon, süresinin bölünmesinden şikayetçi oldu. Raptors yönetimi de Ford'u Pacers'a yollayıp, J.O'Neal'ı kattı kadrosuna. J.O'Neal-C.Bosh ikilisi, dışarıda onları besleyecek olan Calderon... Kağıt üstünde oldukça leziz gözüküyordu ama bu 3'lü ile yürümeyecekti takım elbette. T.J Ford gittikten sonra Calderon'u yedekleyecek guard ihtiyacı ortaya çıkmıştı. Hırvat milli takımı guardı Ukic'i ve Solomon'u kadrosuna katarak, yeterli gücü oluşturdu bu bölgede de Raptors. Sezon başından beri Calderon'dan dolayı pek şans bulamadı bu arkadaki ikili. Ancak bu gece Calderon'un sakatlığıyla Solomon-Ukic ikilisine büyük bir fırsat doğdu. Solomon mu daha çok süre alacaktı, yoksa Ukic mi, yoksa paylaşacaklar mıydı süreleri? Solomon başladı ilk 5'te ve 33 dakika sahada kaldı maç boyunca, Ukic yalnızca 15 kendisini gösterme fırsatı bulabildi. Ukic aldığı 15 dakikada sayı üretemedi, 2 ribaunt aldı, 4 asist yaptı. Ancak Solomon, Calderon'u aratmayan bir performans koydu ortaya. 5/9 saha içi isabeti, 2/5 3 sayı isabeti, 3/4 serbest atış isabeti ile 15 sayı kaydetti Solomon. 2'si hücum olmak üzere 4 de ribaunt çekti. Daha da önemlisi 11 asist yaparak, maçı double-double ile tamamladı. 1 de top çalmasını ekleyelim. 4 top kaybı da var, az sayılamayacak bir rakam. Nazar boncuğu diyelim ona da...

Lyon ve Roma

Fransa ve İtalya'da 2 büyük maç oynandı aynı saatlerde. Roma-Lazio derbisini izlemeyi planlıyordum, ancak Fransa Ligi'nden bu yıl hiç maç izlemediğim için Lyon-Bordeaux maçını tercih ettim. Maç öncesi Lyon 30 puanla lider, Bordeaux 24 puanla 6.ydı. Bordeaux maçı kazanması halinde hem Lyon ile olan puan farkını 3'e indirecek, hem de 2.sıraya kadar yükselecekti. Bordeaux'nun konumu açısından hayati öneme sahip bir maçtı bu maç kısacası. Özellikle ilk yarım saatlik bölümde bol bol gol pozisyonu izledik. Bordeaux çok kaçırdı, Lyon defansta açıklar verdi, gole kadar tek yakaladıkları pozisyon da Juninho'nun ortaladığı bir duran toptandı. 33.dakikada gol krallığı tahtında oturan Benzema sahneye çıktı, 5 dakika sonra Kallström uzaktan müthiş vurdu. Defanstan seken top öldürücü noktaya gitti, izlenmesi gereken bir gol. Galatasaray maçını yazarken göz ucuyla izledim 2.yarıyı. Bordeaux yine daha etkiliydi ama ilk yarıdaki gibi kaçırmaya devam ettiler. Claude Puel 80'de Juninho'yu çıkartıp, skoruyu korumaya yönelik hamle yaptı. 1 dakika sonra gol krallığında 2.sırada bulunan Cavenaghi farkı 1'e indirdi. Yetmedi bu gol, kazandı Lyon. Puanını 33 yaptı. Arkasında Gerets'li Marsilya (en baba klişe) var 26 puanla. Lyon ilk yarının sonlarına doğru vitesi arttırmaya başladı, son 7 seneye benzer bir son yaşayacağız gibi görünüyor. Olan Bordeaux'e oldu. Büyük fırsat teptiler...


Roma derbisinde gülen taraf Roma olmuş. Sezon başından beri istenileni veremeyen Baptista tek golü atmış. Lazio'nun kazanacağı görüşü hakimdi maç öncesi, genel görüşün bu olması da normaldi. Lazio 22 puanla 5.sırada, Roma 8 puanla 17.sırada çıktı karşılaşmaya. Geçen yıl Inter'e şampiyonluğu kaptıran Roma'dan eser yok şimdi. Geçen sezon öve öve bitiremediğim Spalletti, bu sezon beni hayal kırıklığına uğratmaya devam ediyor. Roma için düzelecek diyorum sezon başından beri, ligin 1/4'inden daha fazlası bitti, hala bir hareket yok. Bu noktada görevinden alınırsa Spalletti, şaşırmamak gerek, koltuğu sallanıyor. Çok fena hem de. Teknik direktör konusunda istikrar elbette önemli. Üstelik Spalletti'nin geçen yıl yaptıkları da ortada. Ama bu kadar da kötü gitmemeli işler... 

Parçalı

İlaç oldu parçalı Galatasaray'a. Uzun zaman sonra ilk kez parçalı artı beyaz şortla sahaya çıktı Galatasaray diyeceğim ama o uzun süreyi hatırlamıyorum. Zira bu sezon parçalı yalnızca Steaua maçında giyildi. O da kırmızı şortla birlikte...


Galatasaray'ın moral depoladığı bir maç oldu. İlk yarı tek kale oynadı Galatasaray, ancak geriye yaslanan İstanbul B.B karşısında pozisyon bulmakta zorlandı sarı kırmızılılar. Abdullah Avcı sahanın içine kadar girerek, oyuncularına her ne kadar ileri çıkmaları için yalvarsa da dinletemedi kendini. Böyle durumlarda kilidi açmak için en önemli anahtar duran toplardır. Bu yıl duran topları mükemmel kullanan Lincoln'ün ortasında Kewell ön direkte vurdu, Olympiakos maçını hatırladık. Kewell Premier Lig'de de kafayla çok fazla gol atıyordu, Galatasaray'da da gollerinin önemli bir kısmını kafayla kaydetti. Maçın sonlarına doğru Lincoln sahneye çıktı, geceyi 1 gol 1 asistle tamamlayarak, perdeyi kapadı. Futbolcuların aşırı övülmesinden nefret ederim, lakin Lincoln bu sezon Türkiye'de açık ara en iyi şu ana kadar ve hak ettiği övgüyü almıyor... Maç kaçırmadı nerdeyse. Geçen sezon çıkardığı maç sayısını bu sezon Kasım ayından çıkardı bile. Gol atıyor, asist yapıyor, sürekli oyunun içinde, takımı yönetiyor, öldürücü ve no-look paslar atıyor, nefis duran toplar kullanıyor. Bir adam daha ne yapmalı övgü almak için? Hala "2-3 maç oynadı, durun daha durun" diyenleri şaşkınlıkla izliyorum. 2-3 maç değil, 15-20 maç oldu. Sezonun yarısı bitti. Sezon bitince "bir sezon oynadı, abartmayın 2 yıl daha böyle oynasın, tamam" derse bu şahıslar, başka şeyler düşüneceğim ben...

Bu akşam şanssız da bir akşam oldu Galatasaray için. Önce Arda ağzımıza yüreğimize getirdi, hastaneye kaldırıldı haberini Lig TV muhabiri Pınar Argun'dan aldık. Sonra ne olduğunu anlamadığımız bir biçimde Pınar Argun saha kenarında yerde kaldı, o da ambulansla hastaneye götürüldü. Taraftarlar hala kırgın, üzgün. 10 bin kişi ya vardı ya yoktu bu akşam Sami Yen'de. Gollerden sonra çalınan "I Will Survive" şarkısı da kesildi? Alınacak Ankaraspor-Kharkiv galibiyetlerinden sonra Hacettepe karşısında bu akşam oynadığı taraftarın 2 katına oynayabilir Galatasaray...

Banvit Alma, Aldırma

2005 yılında Bandırma'da oynanan Banvit-Galatasaray maçından sonra, Galatasaray taraftaları tarafından başlatılan bir kampanya "Banvit alma, aldırma" kampanyası. 24 Nisan 2005 tarihinde oynanacak olan maçta, 2 takım da Play-out hesapları yapıyordu. İki takım da küme düşmemek için ligin son sıralarında çırpınıyordu ve bu maç 2 takımın kaderini büyük ölçüde belirleyecekti. Banvit kazandı, Galatasaray Play-out oynadı. Önemli olan bunlar değildi, Banvit yönetiminin Galatasaray taraftarına karşı sergilediği tutumdu önemli olan. Banvit yönetimi, Galatasaray taraftarlarına ayrılan bölümün bilet fiyatlarını 120 YTL olarak belirlemişti. Aynı zamanda, Banvit kulübünün Bandırma'daki Fenerbahçe derneğiyle iletişime geçip, Banvit'i desteklemeleri için bedava bilet verebileceklerini söyledikleri iddiası ortaya atıldı. Bu doğru mudur, değil midir, bilinmez. Ben de çok iyi hatırlamıyorum bu olayları. O sene BBL'yi de çok sıkı takip etmiyordum. Gerek kalitesinden, gerek de Galatasaray'ın durumundan dolayı... Ancak 120 YTL'lik bilet fiyatı, "sen gelme"nin kibarcasıydı, belki de kabacası. Hoş değildi açıkçası...


Bu olayın ardından 3 sene geçti. Banvit de çok değişti bu süre zarfında. Hedefleri, yapısı, gelişimleri, atılımları, yatırımları takdir edilesi. Ligin dibinde çırpınmıyorlar artık, Play-off için çabalıyorlar. Geçen sene son sıradan da olsa girdiler Play-off'a. İlk turda Beşiktaş Cola Turka'ya 3-1 kaybederek elendiler, ama alkış topladılar. Bu seneye de orta halli bir başlangıç yaptılar. Bu hafta sonunda da kendilerinden hallice olan Pınar Karşıyaka'yı konuk ettiler. Çok değiştiler dedik, ama değişmeyen bazı şeyler var hala kulübün içinde. Deplasman takımının bilet fiyatları gibi... Karşılaşmayı izlemek için Bandırma'ya gelmeyi düşünen İzmirliler'e ufak bir sürpriz (!) yaptı Banvit. 80 YTL olarak belirledi, Karşıyaka taraftarı için bilet fiyatlarını. Bugün oynandı maç, giden olmuş mudur? Sanmıyorum. Banvit kazanmış. Başarıya giden yolda herşey mübahtır mantığıyla kazanmaları, onları rahatsız etmiyorsa sorun yok...

Bireysel Değil, Kollektif Oyun

Uzun zamandır blogları takip etmekteyim. Medyada yazılan asparagas haberler dışında bizden bir şeyler bulmak, has.ktir vallahi benim aklıma gelmişti demek için takip ettim çoğunu. Daha sonra kalktım, bir blog da ben açtım. Ama anladım ki takım oyunu her zaman bireysel oyundan daha gösterişli, daha avantajlı. Bu yüzden hayatım boyunca tenise, bilardoya alışamadım…

KKTC Ligi'ne yönelik yazılan bir araştırma yazısına yazdığım bir yorum sonrası arkadaşlar beni davet ettiler, hiç düşünmeden tamam dedim. Sağolsunlar, birbirlerini tanımayan insanların aynı noktada buluşmasını sağlayan bir şey bu işte, adına ne derseniz deyin. Futbol, basketbol…

Adım Deniz, 22 yaşındayım, doğma büyüme Kıbrıs’lıyım. Makine mühendisi olduktan sonra soluğu İskoçya’da, Glasgow’da aldım. Şu anda master’ımı sürdürmekteyim. Profosyonel olarak basket oynadım, ilginçtir futbolu izlemeyi severim, oynamayı değil… KKTC’de spor yazarlığı yapmaktayım… Koyu Galatasaray'lı, kendi liginde MTG’li (sonra değineceğiz), NBA’de Lakers’lıyım, fakat tüm takımları seven bir kişiliğim… Ha Liverpool’u da unutmamak gerek. Onlara da sevgimiz bol..

Genel olarak KKTC, Kıbrıs, İskoçya Ligi ve NBA hakkında yazılar yazacağım… Turuncudan tok bir sarıya ve vişneye çalan kırmızısına aşık olduğum takım hakkında da yorumlarımı esirgemeyeceğim… Hoş geldim mi, artık bunu ilerleyen zamanlarda göreceğiz…

by deNNis

Mehmet Baturalp


Memlekette inciğinden boncuğuna, her şeyin bir yorumcusu, eleştirmeni, anlatanı var. İşini iyi yapanı da var, kötü yapanı da. Ama spor müsabakalarında (sadece futbol değil) yerlerde sürünüyor bu mesleği icra eden kişiler. Lig TV'de Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş maçını yorumlayan kişilerin, takımları gol kaçırdığında ağzından ahları, vahları kaçırdığına tanıklık ediyoruz. Basketbol maçlarında "Allah'tan şut göstermedi, 3 atış olurdu" diyenleri de biliyoruz. Teniste Nadal-Federer maçını yorumlayan kişinin Nadal fanatiğiyse maç boyunca Nadal'ın ne kadar güçlü, kondüsyonu yüksek bir tenisçi olduğundan bahsettiğini, Federer fanatiğiyse maç boyunca Federer'in gelmiş geçmiş en teknik oyuncu olduğunu, tenis dünyasının 1 numarası olduğunu dinliyoruz. Kulüp takımlarımızın Şampiyonlar Ligi ve UEFA Kupası'nda oynadığı maçlarda artık bayağılaşan, nefret ettiren vatan millet edebiyatlarını da biliyoruz. Sinan Şamil Sam'ın boks maçını anlatırken, Sinan'ın rakibinden bir araba dayak yemesine rağmen maçı anlatan kişinin "bu roundu aldık, puanlamada öndeyiz" demelerine, kaybedince de hakemlerin milliyetlerinden girip giydirmelerini de biliyoruz...


Galatasaray TV kapanınca, D-Spor da olmayınca, Fenerbahçe TV'den izledi çoğu Galatasaray taraftarı derbiyi. Bilmeyenler için; Galatasaray ve Fenerbahçe bayan basketbol takımları Ayhan Şahenk'te karşılaştı dün... Maç Galatasaray'ın sahasında. Yani Fenerbahçe TV'nin tribün sesini kısması doğal, lakin dün işi terbiyesizliğe vurdular bu konuda. Kısmaktan öte, "mute" yaptılar maçı, öyle izlettiler. Yahu, sen aç sesi az da olsa, küfür vs. olursa kısarsın. Maçın atmosferinin içine ettiler argo tabirle. Şahsen ben Galatasaray TV'de (gerçi yok ya, neyse), Caferağa'daki maçı sessiz izlemek istemem. Çok mu hoşuma gidiyor Fenerbahçe tezahüratları? Hayır, ama o tezahüratlarla maçın havasına giriyor ekran başındaki izleyici... Neyse, burayı atlayıp işin yorumculuk, hatta spiker-yorumculuk kısmına girelim. Spikerin adı Ömer'miş, soyadını bilmiyorum. Eski hakemmiş sanıyorum. Yorumcu da Türk basketbolunun Batur abisi. Sözde Batur abisi... Maç başlamadan birkaç dakika önce başladı yayın. Salon hemen hemen doluydu, ilk yorumu şu oldu Baturalp'in: "4-1'in etkisi büyük, salon dolmuş". Bravo, çok güzel ayar verdin, ne diyeceğimi bilemiyorum... Yahu, maç Fenerbahçe-Galatasaray maçı. Derbi. O maçı Galatasaray 20-0 kazansa da kaybetse de, o salon dolar. Bunu Baturalp bilmiyor mu? Biliyor. Ama orada durmak için neler söylemesi gerektiğini daha iyi biliyor...

Maç başlıyor. Fenerbahçe yöneticilerinin olduğu yerde kargaşa çıkıyor. Baturalp, yine 4-1'in etkisi diyor. Spiker apayrı bir konu. Fenerbahçe'li yöneticinin orada ne kadar başı dik bir şekilde kulübünü temsil ettiğini, Caferağa'da böyle olayların yaşanmadığını, Fenerbahçe kulübünün hep fair-play çağrısı yaptığını, tüm kulüplerin bu konuda Fenerbahçe'yi örnek alması gerektiğini söylüyor. Aynı arkadaş edilen küfürlere de giydiriyor. Küfürler konusunda haklı mıdır, haklıdır. Hem de çok. Ama bu küfürlere isyan ederken, araya Fenerbahçe maçlarında hiç böyle şeyler olmaz mealinde bir şeyler sıkıştırıp, yine basitleşiyor. Geçen sene final serisinin son maçını izledim aynı kanalda, maç Caferağa'daydı. Maçın sonlarına doğru Galatasaray yöneticilerinin olduğu yerde bu maçta olduğu gibi kargaşa çıkmıştı. Aziz Yıldırım, Ahmet Dedehayır'ın üstüne yürümüş, tartışma alevlenmişti. O sırada salonda bulunan bu spiker Dedehayır'ın giydiği gömleğin rengiyle mastürbasyon yapıp, kendini tatmin etmişti. Olayları çıkartanların da Galatasaray tarafı olduğunu söylemişti. E, Dedehayır'ın üstüne yürüyen Yıldırım? Bu ne perhiz, ne lahana turşusu... Ayrıca aynı maçta küfür gırla gitti. Son dakikalarda işi terbiyesizliğe vurup, şahsa hakarete dönüştürdü Fenerbahçe taraftarı; "çıldırın çıldırın, Esra için çıldırın" tezahüratıyla. Ve aynı kanal sesi bir gıdım kısmaya tenezzül bile etmedi. O maçta da sanırım bir kere anons ya yapıldı ya yapılmadı. Bu maçta daha ilk olay çıkar çıkmaz anons anons diye isyan etti aynı spiker. 2 kere de anons yapıldı sanıyorum. Bir kere daha yapılsa çıkartılacaktı taraftarlar zaten. Tabii, sesi duymadığımız için yorum falan da yapamıyoruz. Maç içi yorumlar da komedi ötesi. Burada da epey saçmalamalar oldu ki bu kişilerin basketbol bilgisinin düşük olduğunu sanmıyorum ben. Hadi, maç Fenerbahçe TV'de, o kadarı da olacak artık diyip geçelim. Lakin hakem isyanlarında komik durumlara düştüler. Hakem kötüydü evet, Galatasaray lehine daha fazla karar verdi, buna da evet. Ama Esra'nın tertemiz top çalmasına Baturalp'in "dokunması gerekmiyor, o eli oraya soktuğu an fauldür, kuralı bilmiyor Galatasaraylılar" demesi beni bitiren noktadır. Ardından eski hakem olan spiker, şaşırtıcı bir şekilde pozisyonun temiz olduğunu söyledi. Bunun ardından 10 saniye önce kural yazan Baturalp, hep Galatasaray'a oldu, bir kere de Fenerbahçe'ye olsun canım diyerek geçiştirdi. Ve tüm bunların ardından devam eden hücumda 3 saniye kararı gelince, 30 saniye önceki pozisyon unutuldu. Sil baştan... 

Ayrıca; spikerin Fenerbahçe'li bir oyuncu serbest atış kullandığı sırada, Galatasaray'lı oyuncuların serbest atışın tekrarı için hakeme itiraz etmelerini, Galatasaray'lı oyuncuların serbest atışın iptalını istediği olarak yorumladı ve Galatasaray'lı oyunculara birilerinin kuralları öğretmeleri gerektiğini söyledi. Ah be abicim, halbuki bir bilsen iptal değil de tekrar istediklerini... Ve bu tekrarı da Fenerbahçe'li oyuncuların atış kullanılmadan önce hareketlenmelerinden dolayı istediklerini... Son olarak da Baturalp'in pota isyanına değinmek istiyorum. Maçın başında Esmeral'in denediği bir üçlük girmeyince "Caferağa'da olsa sokardı bunu" diyerek yırtık dondan fırlar gibi fırlaması yok artık dedirtti. Ve Fenerbahçe her şut kaçırdığında da potaların sert olduğunu, atışların bu yüzden kaçtığını savundu. Maç istatistiklerini hızlı hızlı aradım, bulamadım, bu yüzden tam yüzdesini söyleyemeyeceğim ama tahminen 25-30 üçlük denediği maçta 3-5 tane 3 sayı isabeti bulabildi Galatasaray. Bunun yanında sadece Esmeral'in aklımda kalan 4 üçlüğü var. Baturalp, takımın %80 ile şut atmasını umuyor sanırsam...

Fenerbahçe TV bu. Tabii ki, taraf olacak, taraflı yayın yapacak. Spikerinin ve yorumcusunun taraflı yorum yapması da doğal. NTV'deki Real Madrid-Osasuna maçını anlatır gibi anlatmasını beklemiyorum spikerin bu maçı. Ama şu salon sesini biraz açsan, basketbol bilgini küçük düşürecek yorumlar yapmasan, taraftara yaranacağım diye "haydi kızım" tandanslı yorumlardan vazgeçsen ve biraz da empati kurabilsen...

Lincoln vs Alex

Lincoln'ün geldiği ilk günden beri dillerde bu karşılaştırma. Nefret ettirecek seviyede arttı bu karşılaştırmalar. Patlayacaktı sonunda biri, Lincoln oldu bu. Birkaç maç hariç varlığıyla yokluğu belli olmadı geçen sezon Galatasaray'da. Kötü futbolundan çok çıtkırıldım oynaması tepki çekti. Yerlerde sürünerek oynamasıyla ilgili çok fazla üzerine gidildi bana göre haksız yere. Çok fazla atmadı mı, abartmadı mı? Evet attı, abarttı ama bunlar, Lincoln'e yapılan onlarca faulün görmezden gelinmesine neden değildi. Bu seneki değişim inanılmaz Lincoln'de. Skibbe'nin gelişine mi bağlarsınız, neye bağlarsınız bilemem. İstatistikleri verelim 2 büyüğün Brezilya'lılarının, sözü size bırakalım...


Lincoln; ligte 8 maçta 5 gol 4 asist, kupada 2 maçta 1 asist, Avrupa'da 6 maçta 1 gol 4 asist. Bir de Süper Kupa maçı var Kayseri ile yapılan. Toplam 17 maçta 6 gol ve 9 asist. Bu maçlardan birine de sonradan girdi.

Alex; ligte 8 maç 5 gol 4 asist, kupada yok, Avrupa'da 7 maçta 2 gol 1 asist. Toplam 15 maçta 7 gol 5 asist...

Haftasonu NBA

15 Kasım Cumartesi / New Orleans-Portland - 03.00 / NBA TV

15 Kasım Cumartesi / Dallas-Orlando - 03.30 / NTV
15 Kasım Cumartesi / Clippers-San Antonio - 22.30 / NBA TV
16 Kasım Pazar / Milwaukee-Boston - 03.30 / NBA TV
16 Kasım Pazar / Houston-New Orleans - 03.30 / NTV Spor
17 Kasım Pazartesi / Toronto-Miami 01.00 / NTV Spor (Bant)

NBA'de hareketli bir haftasonu olacak Türk izleyiciler için. Justin, SopCast vs. bilimum program ve stream'lerle izlenebiliyor maçlar tabii ki, lakin televizyonda izlemenin keyfi başka. Görüntü kalitesi de çok başka tabii... Digiturk sahibi olanlar (ben dahil), 6 maç izleyebilecek bu haftasonu, 1'i banttan olmak üzere. O da pazarı, pazartesiye bağlayan geceye denk geliyor zaten... Geriye kalan 5 maç, 2 gecede yayınlanacağı için tercih yapmamız gerekecek. Portland'ı bu sezon hiç izlemedim, sezon öncesi yaptıkları hamlelerle sempatimi kazanmışlardı. Paul faktörünü de ekleyince seçeceğimiz maça karar veriyoruz. Yarım saat geç başlayan Dallas-Orlando maçına da Howard ve Hido hatrına bakarız. New Orleans-Portland maçı sona erdiği sıralarda, Dallas-Orlando maçı devam edeceği için, o maçın da sonlarını izleme fırsatı bulabileceğiz... Cumartesi gecesi aynı saatte 2 maç var. Evet, seçim yapmak o kadar zor olmayabilir bir NBA takipçisi için bu maç 2 arasından. Lakin seçimi yapan bir Celtics fanatiği ise işler değişiyor. Indiana maçını izleyebildim bu sezon sadece, rezilleri oynadık o maçta da. Sınavlar vs. derken 1 haftadır takip bile edemedim doğru düzgün, bloga da yansıdı zaten bu da az çok... Diğer tarafta Houston-New Orleans seçeneği aklımı çeliyor. Zaplayarak izleyeceğiz artık, maçların gidişatına göre de bir rota belirleyebiliriz... Pazar gecesine gelmeyelim, pazartesi günü iş/okul olduğunu ve maçın da banttan yayınlanacağını göz önüne alarak...

Herkese iyi seyirler. Seyir zevki yüksek maçlar ve Celtics galibiyeti temennisiyle...

Vatan Gazetesi

Garip bir gazete Vatan Gazetesi. Özellikle de spor sayfası. Bundan önceki icraatlarını bir kenarı bırakalım, derbide protokol tribününde çıkan kavgaya nasıl yaklaştıklarına bakalım. Yok artık dedirten cinsten...


Efendim, habere klasik bir şekilde şu dakikada şöyle şu kişiler arasında kavga çıktı diye bir giriş yapılmış, burasını geçiyorum. Ondan sonra bu haberi yapan kişi Üstünel ile Uslu'nun arasında olup biteni tek tek dinleyip, not tutmuş gibi yazmış. Hiç sektirmeden. Neyse, bu diyalog uydurma saçmalığına da alıştık, bunu da geçtim. Ama haberin sonu öyle böyle değil. Tüm bilgiler, uydurma diyaloglar verildikten sonra haberi yapan şahsiyet, kendine göre harikulade bir yorum yapmış. Şöyle:

1. BU Kurtlar Vadisi jargonu, iki yöneticiye de yakışmıyor.. Onlar böyle yaparsa, taraftarlara kim laf edebilir?

2. AZİZ Yıldırım, hatasını kabul ettiği yöneticisini herşeye rağmen koruyor.. Bu, F.Bahçe yönetimindeki birliği gösteriyor..

3. NEREDEYSE tam kadro olay yerinde bulunan G.Saray yönetiminden ise Polat dışında 1 kişi bile kıpırdamıyor, bütün ekip yönetici arkadaşını yalnız bırakıyor..

4. ATTIĞI zaman mangalda kül bırakmayan, F.Bahçe fanatizmi yapan, başta asbaşkan Yiğit Şardan olmak üzere G.Saray'ın "şahin" yöneticilerinin, Kadıköy'deki "serçe" uysallığı dikkat çekiyor..

5. ANLAŞILAN G.Saray sahada nasılsa, Şeref Tribünü'nde öyle.. F.Bahçe daha takım, G.Saray ise değil..

Nereden başlayayım bilmiyorum, nereden tutsan elde kalıyor çünkü... Neyse diğerlerine göre biraz daha akla uygun olan 1.maddeden başlayıp, sırayla gidelim. Ana bacı küfürü basan Uslu ile Üstünel'i aynı kefeye koymak... Diğerlerine görünce daha akla uygun evet. Bu cümle sonrasında taraftarlara gönderme yapıp, sosyal mesaj vermeyi de ihmal etmemiş muhterem gazetecimiz. Evet, asıl efsane başlıyor. Yıldırım, Uslu'nun en ağır küfürü ettiğini biliyor, yöneticisini koruyor, bu da Fenerbahçe yönetimindeki birliği gösteriyor ?!? Ben sana bir şey gösterirdim de... Uzaydan mı geliyorsunuz siz yahu, nasıl bir beyin var sizde? Şov devam ediyor 3.maddede. İlk maddede yakışmıyor yöneticilere ağzı yapan gazeteci arkadaş, Galatasaray'lı yöneticilerin açık açık Fenerbahçe'li yöneticilerle kavga etmesini bekliyor. Bu ne perhiz, ne lahana turşusu be abicim? Şahin yöneticiler serçeye dönmüş. Kadıköy atmosferindendir o... Tamam o zaman, çıkartıyorum ben bizim mahalle takımını, götürüyorum diğer mahalleye maça. Gol attıkça, yedikçe, sürekli küfürü basıyor bizim takım bu maçta. Karşı takım biraz ses çıkarınca da üstüne çıkmaya çalışıyorum bir de. Kenarda maçı izleyen amcalarımız da "vay be takım ruhuna bak mına koyim" diyor... 

Servet & Sabri


Formda olduğu dönemlerde fena iş çıkarmasa da, 2001'den beri Galatasaray'da süperdi diyebileceğiniz bir sezonu yok Sabri'nin. Saçma sapan hareketleri, hal ve tavırları, klasik hakem itirazları da cabası. Bu akşam yolun sonuna gelmiş olmalı artık Galatasaray'da. Oynadığı futbolla değil, maç bitimi yaptıklarıyla. 1 değil, 2 değil bu... Diğer yanda Servet. 4 akşam önce oynanan derbide elmacık kemiği kırılmış, bu akşam teknik ekibe kalsa oynamayacak. Takıyor "Darth Vader"i andıran maskesini, çıkıyor sahaya. Belki fazla abartıyor ama işine gösterdiği saygı muazzam, azmi örnek alınası. Diyorlar Sabri'ye çok azimli çocuk diye. Bir de Servet'e baksınlar. Azim, top oynamak yerine bık bık ötmek değil...

Milli Takımda Devşirme Futbolcu Sorunu

Milli takımda devşirme oyuncu oynatılsın mı oynatılmasın mı diye hep sorulur, çok hassas konudur. Nobre'yi, Vederson'u Türk yaptılar. Aurelio ve Colin'de Milli Takımda oynuyor diye dert yananlar var. Benim Milli Takımımda oynamadığı sürece o takım onu Türkleştirmiş, yok öbürü onu Türkleştirmiş umrumda değil. Benim umrumda olanlar Aurelio ve Colin. Colin'i ayrı kefeye koyuyorum. Annesi Türk'tü galiba, babası da olabilir. Aurelio konusuna da girersek çıkamayız. Ha ben önceden devşirme oynatılmasına karşıydım ama şimdi değilim. Tabii her şeyin bir sınırı var. Şimdi konuşulan konu Deivid milli takımda oynasın mı? Şahsen ben istemem. O kadar yetenekli adamlarımız varken ne gerek var Deivid'e. Ön libero sorunumuz ciddi olduğunudan herkes Aurelio'yu hoş karşıladı. Halen de orada problem var. Mehmet Topal sadece bu işi iyi becerebiliyor ama onunda form düşüklüğü var. Demek istediğim fazla aşıraya kaçmamak. Bizim çok iyi gençlerimiz var, onları kullan Fatih hoca. Ne yapacaksın sen Deivid'i. Şimdi saymaya başlasam sabahı bulur bu sağ açık listesi. Gerçi Fatih hoca kendisini nerede kullanacak bilemiyorum ama benim takımımda önemli iş yapar demiş. O da kendince haklıdır ama ondan sonra Türk futbolcuları niye kaçırıyoruz diye ağlamayın. Bir sürü gurbetçimiz var elimizden kaçırdığımız. Sen ilk önce oyuncu devşireceğine elindeki süper yetenekleri kaçırma.

Zamanında Ankaraspor ilk lige yükseldiğinde bir Tita-Jaba ikilisi vardı, belki hatırlarsınız. Fırtına gibi başlamışlardı lige. Hemen Milli Takıma alalım demişlerdi. Neyse ki böyle şeyleri aştık. Deivid iyi, hoş güzel futbolcu da o kadar iyi futbolcumuz varken ne gerek var şimdi. Bu takım Türk Milli Takımı, Brezilya Milli Takımı değil. Sizin de görüşlerinizi bekliyorum. Benim için çok önemli bir konu bu...

Owen Hargreaves

Scholes sakat, bir de üstüne Hargreaves'in sezonu kapattığını duyunca üzüldüm. Geçen sene sakatlıklar yüzünden kendini fazla kanıtlayamamıştı. Bu senede aldığı sürelerde iyi performanslar çıkarmıştı. Bu hafta sağ dizinden ameliyat geçirmiş, haftayada sol dizinden ameliyat geçirecekmiş. Ne diyelim, bu olay Anderson'a falan yaradı işte...

Fenerbahçe 4-1 Galatasaray


Galatasaray, herkesin beklediği gibi Benfica maçının ilk 11'yle sahaya çıktı. Kazanan takım bozulmaz diye bir şey var futbolda. İnanan var buna, inanmayan da. İçinde bulunduğunuz duruma göre değişken bir şey bu aslında. Kewell-Baros-Karan üçlüsünden ikisinin seçmekte kararsızdım maç öncesi, lakin Kewell gibi bir tecrübeden faydalanma fikri benim için az da olsa ağır basıyordu. Ama mağlubiyet tamamen bu tercihe bağlanmamalı. Hatta Baros-Karan'lı Galatasaray'ın, Kewell-Nonda'lı Galatasaray'a göre birkaç seviye daha iyi top oynadığını söyleyebiliriz. Gerçi bunun ana sebebi Kewell'ın girmesinden çok, Baros ve Karan'ın aynı anda kenara alınıp, Nonda'nın ileride tek forvet olarak oynatılmaya çalışılması...

Fenerbahçe Emre'yi yedek kulübesine oturtarak, tüm muhtemel 11'leri yanılttı. Ancak Josico tercihinden başka bir değişikliğe sebebiyet vermedi Aragones'in bu kararı. Aragones'in bu tercihini Servet, Emre, Meira, Ayhan gibi topu ileriye çıkartırken pas hatası yapmaya müsait oyuncuları baskı altına almak istemesi olarak yorumlayabiliriz. Nitekim maçın 1.dakikasından, 95.dakikasına kadar Selçuk-Josico ikilisi ile boğdu Galatasaray'ı Fenerbahçe. Galatasaray'ın bu sezon hiçbir maçta şişirmediği kadar top şişirmesi de bundan dolayı biraz. Tabii; Selçuk, Josico, Edu gibi futbolcular da en az Galatasaray'daki Emre, Servet gibi pas hatası yapmaya yatkın topçular. Galatasaray da bu bölgede basketbol tabiriyle çok fazla pas arası yaptı ama maç boyunca bunları iyi değerlendiremedi...
Sezon başından beri savunduğum bir şey var Galatasaray'da. O da, Galatasaray'ın beklerinin, yani Sabri ve Balta'nın iyi oynadığı maçlarda kazanması, daha da önemlisi istenen futbolu oynaması. İstenen, Skibbe'nin oynatmak istediği futbol ne? Yerden oynamak, sakin oynamak, bol pas yapmak, üçgenler kurmak, beklerin Arda, Kewell, Lincoln gibi yaratıcı oyunculara verdiği destekle kanatlardan içeri kat ederek ve orta yaparak pozisyon üretmek, orta alanda rakibe karşı belli bir üstünlük sağlamak. Son oynanan maçların üzerinden gidelim. Galatasaray'da Topal'ın sakatlığından sonra Meira ön tarafa kaydırıldı, Emre ilk 11'e girdi. Servet ve Emre Galatasaray'ın top tekniği en düşük futbolcuları. Hatta stoperler özelinde bakarsak ülkede bu konuda en çok sıkıntı yaşayan oyuncuların başında geliyorlar. Böyle bir durumda da oyunu takımın bekleri Balta ile Sabri başlatmaya çalışıyor geriden ve onların gününde oldukları bir maçta Galatasaray topu ileriye çok daha rahat taşıyabiliyor ve istediği futbolu çok daha rahat bir şekilde sahaya yansıtabiliyor. Sanırım bu akşamki maçta Sabri ve Balta, sezonun en kötü futbollarını oynadılar, bu da Galatasaray'ın yerden çıkarken çok top fazla top kaybı yapmasına sebep oldu. Bundan daha önemlisi, topu yerden oynayarak ileri çıkartamayan Galatasaray, yine top şişirmeye başladı ki, bu nokta Galatasaray'ın maçı kaybetme sebebidir bana göre. Maçın kaybedilmesini bir tek Kewell ile yorumlamayıp, daha derin noktalara inmek gerekiyor. Hatta her maç için böyle bu. Kewell, 2.yarıda girdi de çok mu şey değişti? Aksine tanınmaz halde bir Galatasaray izledik, hem de çok daha farklı bir futbol umarken. Ama bunun nedeni X'in çıkıp Y'nin girmesi değil...
Kronometreler 1.29'u gösterirken ağlarında gördü topu, Fenerbahçeliler. Galatasaray, Fenerbahçe'yi kendi silahıyla vurdu bir nevi. Yani çok erken bir dakikada, ilk golü atarak. Lakin, rakibi kendi silahıyla vuran Galatasaraylılar, daha maçın 2.dakikası olduğunu unutmuş olmalılar. Zira çok geçmeden, Fenerbahçe namluyu Galatasaray'ın yüzüne çevirdi ve ateş etti. Ortada, hatta biraz Galatasaray hakimiyetinde giden maçta Benfica maçının yıldızı Emre, Fenerbahçe'nin istediği şekle sokuverdi maçı. Fenerbahçe ne zaman istediklerini sahaya yansıtabiliyordu? Öne geçtiğinde. Bu sezon başından böyle. Fenerbahçe, her ne kadar lig ve Avrupa'da başarılı olamayacak, eksikleri, hem de çok eksikleri olan bir takıma sahip olsa da kontra atak yapmayı çok iyi biliyor. Zico'nun Fenerbahçe'ye mirasıdır bu. Geçen sene bu sistemi oturtan ve 40-50 maç bu sistemle oynayan Fenerbahçe, bu sistemin en büyük gereğini, yani kontra atakları çok iyi bir şekilde sahaya yansıtmayı öğrendi. Bu akşam da açıkçası biraz Kadıköy'deki şans faktörü devreye girdi ve Fenerbahçe sadece mücadele ettiği bir maçta 50.dakikada 3-1'i yakaladı. Bu dakikadan sonra Aragones'in yaptığı Emre hamlesi de ayakta alkışlanmalı. Zira 3-1'den sonra kontraatak oynayacak Fenerbahçe'de, Alex'in yokluğunda bu atakları en iyi şekillendirecek oyuncu Emre'dir ve girdiği dakikadan sonra tüm kontraatakları Emre yönetti. İlk 50-60 dakika boyunca kaleye gitmekte güçlük çeken Fenerbahçe, son yarım saatte çok rahat bir biçimde Galatasaray kalesine gelmeye başladı. Buna rağmen beklediğimden az pozisyona girdi Fenerbahçe. Maçtaki tek net pozisyon olarak Guiza'nın pozisyonunu sayabiliyorum, Fenerbahçe adına. Bana kalırsa Fenerbahçe'nin attığı hiçbir gol pozisyon değil, sadece atak.

"Büyü, atmosfer, gelenek, Fenerbahçe en kötü zamanında bile..., Galatasaray en iyi zamanında bile..., ilk 20 dakika, ilk şut, Galatasaraylı futbolcunun bir tarafına çarpıp gol olması" gibi birçok inandığı şey var taraftarların, Kadıköy'deki Fenerbahçe-Galatasaray derbilerinde. Hemen hemen hepsi gerçekleşti bunların yine, tek fark Galatasaray'ın ilk golü bulması. Çok ilginç bir hal almaya başladı Kadıköy'deki Fenerbahçe-Galatasaray maçları. O yüzden Galatasaray'ın fark yememek için Kadıköy'e gittiği bir yılda temiz bir galibiyetle geri dönmesi çok fazla şaşırtmayacak ilerleyen yıllarda izleyenleri...

Fenerbahçe-Galatasaray | Prewiew

Sezon başından beri Fenerbahçe'nin sistemini bir türlü oturtamamasının sebebi yukarıdaki Brezilyalı. Aslında tek neden değil Alex. Guiza ve Emre'nin transferleri, Aragones'in başta Alex-Guiza-Semih üçlüsünden 1'ini -Semih'i desek daha doğru- kesmesi, daha sonra 3'ünü bir arada oynatmak uğruna Alex'i garip mevkilerde denemesi, onun da olmadığını anlayınca Alex'i ileriye yaklaştırıp Kazım'ı kulübeye alması ve tüm bunları sadece 2 ay içinde denemesi de Fenerbahçe'nin belli bir sistemi oturtamamasının nedenleri. Ama ana neden olarak Alex'i gösterebiliriz sanırım. Onun takım için vazgeçilmezliği, maç öncesi tahtadaki ilk 11'e adının ilk olarak yazılması bunu doğrulayan birçok sebepten yalnızca birkaçı...


Fenerbahçe-Alex ilişkisinin bir benzerini de Galatasaray-Kewell da görüyoruz. Elbette Alex'in Fenerbahçe için önemi çok daha fazla ve şu Fenerbahçe kadrosunda el üstünde tutulan tek oyuncu ama özellikle böyle bir derbide Kewell gibi bir oyuncunun önemi çok büyük. Benfica maçında onun yokluğunda Baros o bölgeye çekildi, Ümit ileride tek santrfor olarak oynadı. Ümit'in Benfica maçındaki mükemmel performansı mutlaka Skibbe'yi tatlı bir telaş içerisine düşürmüştür. Ümit'i yanına alıp, Baros'u yine öne atarak Kewell'ı mı sahaya sürecek, yoksa Benfica maçındaki ileri 4'lüyü bozmayıp, Kewell'ı yanında joker olarak mı tutacak, maç saatinde göreceğiz. Bunların haricinde Baros'un kulübeye alınıp Kewell'ın ilk 11 başlaması gibi bir ihtimal de var tabii...

Alex'in Fenerbahçe'nin sistemi üzerine en büyük etkiyi yapan oyuncu olduğunu söyledik en başta. Aslına bakılırsa Aragones'in, Alex'in yokluğunda ne yapacağını kestirmek çok güç değil. Zira önümüzde 4 gün önce oynanmış bir Arsenal maçı örneği var. O gece Alex'in yokluğunda Kazım sağ tarafta başlamış, Maldonado-Selçuk ikilisi de orta ikilide kullanılmıştı. Guiza ve biraz arkasında da Semih ile 4-4-1-1 gibi bir sistemle oynamıştı Fenerbahçe, her ne kadar 4-6-0 gibi görünse de... Emre oynayabilecek duruma geldi. Bu anlamda Maldonado'nun yerine Emre'nin görev yapmasını bekleyebiliriz. Bu durumda iki seçenek var Aragones'in önünde. Ya Emre'yi supporter olarak kullanıp, Semih-Guiza ikilisinden birini kesecek (bu durumda Maldonado yine ilk 11'de olacaktır), ya da Arsenal maçındaki gibi Semih'i yine Guiza'nın biraz arkasına atıp, Emre'yi de orta sahanın ortasında kullanacak. İkinci seçenek daha muhtemel gözüküyor. Lakin Alex'siz Fenerbahçe'nin Galatasaray karşısında çok fazla gol şansı bulamayacağını söyleyebiliriz. Bu biraz da Aragones'e de bağlı. Aragones'in takımını, Galatasaray'ı durdurmak amaçlı mı yoksa futbol oynamak amaçlı mı sahaya çıkaracağı çok önemli...

Yukarıdaki kadar tatsız tuzsuz değil şimdilerde Skibbe. Portekiz'den takımını UEFA'da ilk 32'ye sokmuş bir hoca olarak geldi Türkiye'ye. Topal, Aydın, Kewell, Güngör'ün oynayabileceği haberleri onu daha da rahatlattı şüphesiz. Bu şartlarda da hangi oyuncularını feda edeceğini düşünüyor muhtemelen. Bu konuda bazı öngörülerde bulunabiliriz. En son maçını Ağustos ayında oynamış Emre'nin bu maçta oynamayacağını tahmin edebiliriz mesela. Yine 1 ayı aşkın süredir sakat olan Mehmet Topal'ın da böyle bir maçta, uzun bir aradan sonra ilk 11'de görevlendirilmeyeceğini düşünebiliriz. Bu noktada Skibbe'nin tandemde Aşık-Servet, önlerindeki ikilide Ayhan-Meira'yı kullanacağını düşünüyorum. Kewell'ın oynayıp oynamayacağının tartışıldığı bir ortamda Aydın'ı da direk yedeklere yazalım. Geldik en düşündürücü seçime: Kewell. Bir yandan Benfica maçındaki ilk 11 bozulmasın, hem Ümit'in Fenerbahçe'ye karşı çıkardığı maçları biliyoruz diyorum, diğer yandan Kewell gibi böyle maçlarda takımını kontrol edebilecek, takımın toparlayıcı unsuru olabilecek, atmosferden olumsuz etkilenmeyecek bir futbolcunun ne olursa olsun oynatılması gerek diyorum. Kararsızım, kısacası. Ama bizim bildiğimiz Skibbe, bu maça Benfica maçındaki 11'i değiştirmeden çıkar...

Son olarak; tabii ki, Kadıköy faktörü. Atmosfer, büyü ne derseniz deyin, Galatasaray bu statta 9 yıldır kazanamıyor. Bu akşam da bu büyü, atmosfer bozulmazsa seneye bu Kadıköy ünvanının 10.yılını kutlayan Fenerbahçeli taraftarları seyredecek Galatasaraylılar. Galatasaray, uzun bir aradan sonra ilk kez bu kadar kazanmaya yakın, ilk kez bu kadar ağır basıyor, ilk kez bu kadar favori. 3-5 yıldır internet kullanıcısı biri olarak bu tür maçlardan önce tüm girdiğim sitelerdeki anketleri tıklarım, sonuçlara bakarım. "Galatasaray kazanır" seçeniğinin en çok tıklandığı bir anket hatırlamıyorum şu ana kadar. Bu maçtan önce onlarca sitede rast geldim, oy verip sonuçlara baktım, Galatasaray üstün hepsinde, hem de ezici bir şekilde. Ancak, futbol sahada oynanıyor ve Fenerbahçe her ne kadar kötü olursa olsun, bir Eskişehir-Bursaspor değil. Uzun yıllardır Kadıköy'deki maçlarda gönlüm Galatasaray, mantığım Fenerbahçe diyor. Uzun bir aradan sonra mantığım Galatasaray kazanıra daha yakın. Tabii Galatasaray'ın bu yılki değişken tablosuna bakarak, bu maçta çok kötü bir futbol oynamasını da bekleyebiliriz. Benfica maçı kesinlikle ölçü değil, zaten Galatasaray o maçtaki gibi bir futbol oynasa bırakın Fenerbahçe'yi, Sevilla, Villareal gibi Avrupa'nın kalburüstü takımlarıyla rahatlıkla başa baş maçlar çıkarabilir...

Higuain ve Eto'o


İkisi de bu gece 4 gol attı. Real Madrid'in başı sakatlıklarla belada. Hafta içi oynanan Juventus maçında Nistelrooy sakatlanmıştı. Madrid'in birçok eksik oyuncusu, karşısında son 4 maçını kazanmış bir Malaga vardı. Malaga'nın bu deplasmandan galibiyet çıkarması olası gözüküyordu. Real Madrid 10 kişi de kaldı ama maçı 3-2'den 4-3'e çevirmeyi başardı. Ayakta alkışlanması gereken bir performans. Barcelona-Valladolid maçına geçelim. Eto'o attığı 4 gol ile ligdeki gol sayısını 10. haftada 13'e yükseltti. Barça'nın diğer golleri ise 71. dakikada Gudjohnsen ve 83. dakikada Henry'den geldi. Barcelona bu sonuçla puanını 25'e çıkartarak ligde liderlik koltuğundaki yerini korudu. Bu güzel performans bütün sezon boyunca gider mi acaba?

Yeni Tema

Bu saatlerde sıkıldım, beyaz renk gıcığıma gitti bir anda bende tema değişikiğine gidiyim dedim. Eksikleri tamamladım gibi. Beğenmediniz yerleri yorum bölümüne yazarsanız iyi olur. Bloga girdikten sonra sağ tarafta tema ile anketede katılmayı unutmayın :)

Marshall Strickland

Lige hızlı bir başlangıçla 3'te 3 yaparak giren G.Saray Cafe Crown, bugün ligin zayıf ekiplerinden Selçuk Üniversitesi ile karşılaştı. Maç uzun süre dengede gitti. Oyunun sonlarına doğru Selçuk Üniversitesi üstünlüğü ele bile geçirdi. Ancak son anlarda ortaya çıkan Antonio Graves işin rengini değiştirirek, maçı G.Saray Cafe Crown tarafına getirdi.


Başlıktan da anlayabileceğiniz gibi bu postu girmemizin sebebi bu oynanan maç değil elbette. Konumuz G.Saray Cafe Crown'un yeni oyun kurucusu Marshall Strickland. Galatasaray formalı bir resmini bulamadık, Alpella'lısı ile idare ediverin... Geçen sene Alpella'nın birkaç maçını izledim, bundan mütevellit transfer edilirken olumlu veya olumsuz bir yorumda bulunmak istemedim. Hazırlık döneminin hayal kırıklığıydı. Türkiye Kupası'nda süre alıp almadığını dahi hatırlamıyorum. Lige de kötü başladı... Hafta içi oynanan Buducnost maçında yaptığı bir iki asist dikkatimi çekti, olacak mı acaba dedim. Yok kardeşim, olmayacak. Bu maçın 2.periyodunda attığı turnikenin ardından maçı anlatan spikerin; "ayrıca bu turnike Beko Basketbol Ligi'nde Strickland'ın ilk sayılarını da getiriyor" demesinden sonra anladım olmayacağını. Yönetim uyuma, 1 numaraya sahip çık...

Ertem Şener

Rezil bir şekilde yaptığın, daha doğrusu yapamadığın spikerlik işini geçtim, bari şu yazarlığa bulaşmasaydın. Bu nasıl bir kafadır, nasıl bir yazı stilidir, nasıl bir... Neyse efendim, kelimeler yetersiz kalır, şimdi sizleri Ertem Şener ile baş başa bırakıyoruz...


Fenerbahçe iyi, Galatasaray kötü 
Fenerbahçe kazanır 
Fenerbahçe iyi, Galatasaray da iyi 
Fenerbahçe kazanır 
Fenerbahçe kötü, Galatasaray iyi 
Fenerbahçe kazanır 
Fenerbahçe kötü, Galatasaray kötü 
Fenerbahçe kazanır 
Ben demedim; 
"Hıncal Uluç" ağabeyimiz diyor. 

Ar"SANAL"laştı 
Hepsi çok iyiydi 
Ama en iyisi Volkan 
Demireldivenler adı gibi oynadı 
Volkan gibi patladı 
Uğur "Bora" gibiydi 
Gökhan "Gönülleri" fethetti 
Lugano "hırs küpü", Edu "trafik levhası"ydı… 
Rakibe adım attırmadı. 
R.Carlos çıkana kadar "Real Madrid'deydi sanki" 
Selçuk "Şahin" gibiydi 
Maldonado "Don Kişot" kadar cesurdu 
Semih "de Souza" oldu 
Kazım "Kazım (öfkesini yenen)"dı, sinirlenmedi; R.Van Persie'ye rağmen. 
Guiza "ok yaydan çıkmadı" ama rakip savunmayı korkuttu. 
Emirates'te Arsenal "Sanallaştı" 
Ve unutmadan bir ara maçı seyrederken içimden 
"La la laubali la la laubali" şarkısını söyledim 
R.Van Persie ve arkadaşlarını seyrederken. 

BOM BOM CİM BOM 
Ve patladı işte 
Cim Bom "BOM BOM BOM" diye patladı 
Lizbon'da hem de, 
Hem de Luz'da , 
Adı Işık anlamına gelen, 
Muhteşem statta. 
Avrupa'nın önde kulüplerinden biri olan 
Dünya devi Benfica karşısında. 
Benfica'nın benzi soldu 
Galatasaray'ı seyredenlerin gözleri doldu. 
Maç öncesi hayaldi 
0-2 ile gerçek oldu. 
Emre; 
"Aşk" adamı bu çocuk 
Boyalı yumurtalara değil 
Futbola AŞIK bir çocuk. 

TEKNİK "KURBAN"LAR 
Şaka gibi 
Eskiden ayda birdi 
Şimdi hafta bile değil 3 günde bir… 
Haberleri de 
Gidiş sebepleri de aynı. 
Biri gitti diğeri geldi,diğeri gitti biri geldi. 
Dünyanın hiçbir yerinde böylesi görülmedi. 
Biri istifa ediyor, 
Diğeri görevinden alınıyor, 
Ötekinin işine son veriliyor. 
Kurbanlık koyun gibi, 
Teknik direktör kıyımı yaşanıyor. 
Kurban bayramı yaklaşa dursun, 
Biz de Teknik Kurban bayramı bu sezon 9 haftadır yaşanıyor. 
Kulüpler mezba yönetimler kasap gibi, 
Ha babam de babam Hoca kesiliyor. 
Türk futbolunun Teknik Kurban bayramını kutluyorum! 
Yazıklar olsun.

Yaşasın Türk Futbolu

  • Aşağıdaki yazı blogumuza konuk yazar olarak dahil olmuş Cüneyt Açarçiçek'e aittir...

Hep konuşuluyor, konuşuyoruz Türk Teknik Direktörlerini ve içinde bulundukları durumları.Şimdi düşünüyorum da aralarında karaktere sahip insan var mı ? Gerçekten bilmiyorum. Bu durumun böyle yaşanmasının , söz de madur olmalarının en büyük sebebi kendileridir ya da "Emanet" karakterleridir.

Herkes şöyle bir düşünsün. Bir sevgiliniz var siz de ayrıldığı günün akşamına başka biriyle çıkmaya başlasa; erkekse piç, kız ise orospu olur. Burası Türkiye bazı şeylere böyle bakmayı severiz. Dün buna benzer bir olay da Bursa’da yaşandı. Bursaspor kulübünün hocası gece istifa etti öğlen saatlerinde de Gençlerbirliği ile anlaştı.

Kendi kendime soruyorum Samet Aybaba ne zaman Gençlerbirliği’ni düşünmeye başladı? Acaba Bursaspor’un son 3 lig maçını kaybetmesin de bunun ne kadar etkisi var. Diyelim ki düşünmedi, anlık oluşuverdi bu durum. Pazar günü Bursaspor, Ankaraspor’a kaybetti yani iki gün önce sen başka takım da hocaydı. Hangi hazırlıkla başka takımın başına geçiyorsun? Hangi şekilde başarılı olmayı planlıyorsun? Bu takımdan da 4 haftaya kovulsan kendini hangi sözlerle savunacaksın ya da savunabilecek misin ?

Bu mevzu benim canımı çok yaktı. Aşağı yukarı 1 sene evvel, Samet Aybaba Bursaspor’un başına geçtiğinde kendi adıma çok sevinmiştim. Son senelere bakıldığında Trabzonspor ile başarılı olmuştu, Ankaraspor ile başarılı olduğu söylenebilir ondan ziyade Tita, Wederson gibi Türkcell Süper Lig’e hizmet edebilecek ucuz ve kaliteli oyuncular kazandırmıştı. Kendisiyle alakalı da Bursaspor’daki en büyük muradım buydu. Ama geldiğinde bu yana bir tane bile iyi transfer yaptığı söylenemez. Gutierrez, Zuniga,Adriano,Leandro,Marcelinho ve Melo. Güney Amerika’nın olağan takımlardan alınan olağan dışı maliyetli oyuncular ve Gutierrez,Leandro ve Adriano ülkelerine geri döndü. Bu oyuncuların Bursaspor’a maliyeti 4.5 Trilyon. Bursaspor’un eti ne butu ne ? Bu transferleri yapan, arkalarında olduğunu söyleyen Samet Aybaba “Ben gidiyorum” deyip kendisine “Ne oluyor” denilmeden gidebiliyor. Bence de buna “Orospuluk” deniliyor.

Yazılı, görsel basın Anadolu kulüplerinde yaşanan bu kepazeliklere adam gibi ışık tutmuyor bilmiyoruz ki belki de bu mevzulardan kendileri de nemalanıyorlar. Sezon başından bu yana Lig Tv’de yorumculuk yapan hocalar bir ay içerisinde takım bulur oldular. Önce Ertuğrul tu-kaka yapıldı yerine Lig Tv’den Mustafa Denizli geçirildi. Sonra Bursaspor’a yine Lig Tv’den Güvenç Kurtar ve de Hacettepespor’a da Erdoğan Arıca’nın yardımcısı olarak da yine Lig Tv’den Ergün Penbe. Sanarsın ki Lig Tv iş ve işçi bulma kurumu.

“Türk Futbolunu nasıl ileriye gider?” diye konu açılsa kaliteli yabancı futbolcular alınmalı der bir çok futbolsever. Haklıdırlar da ama ondan önce kaliteli yabancı futbolcu alacak hocalar geçirilmeli takımların başına ve de Türk Futbolu Samet Aybaba, Erdoğan Arıca, Hüseyin Kaplar, Hikmet Karaman ve Güvenç Kurtar gibi futbol fahişeliği yapan hocalardan arındırılmalı.

Son olarak kendi takımım olan Bursaspor ile alakalı birkaç bir şey söyleyeyim. 15 puanımız var lig için kötü durumda değiliz, her şeye rağmen Yusuf önderliğinde fena olmayan bir kadromuz var. Güvenç Kurtar bu takıma bu sezon için başarılı olabilir ama ne kadar başarılı? İşte asıl sorun bu. Sene sonunda yine çarpık transferler 2009-2010 senesinden 10. haftasında yeni hocamızı açıklayayım;2009-2010 sezonunun 9. hafta iş bulamazsa Hikmet Karaman yoksa da Hacettepe’de dikiş tutturamayan eski hocalarımızdan Erdoğan Arıca. Bu iş böyle , vur sazın teline.

Benfica 0-2 Galatasaray

İnsanın bir şey yazası, konuşası gelmiyor böyle maçlardan sonra. Yüzde oluşan sırıtma ifadesi eşliğinde internet sayfaları üzerindeki maç yorumlarını takip etmekten alınan zevk... Cumartesi günü derbi için geniş bir prewiew yazısı hazırlayacağım, orada uzun uzun konuşacağız Skibbe'sini, sistemini zaten, şimdi "this is a football" der çekilirim, keyfime bakarım...

Anders Due

Gecenin golü 26 yaşındaki Danimarkalı'dan. Her güzel golden sonra "üff be abi, adam doksana taktı" deriz ya, adam hakkaten doksana takmış. Muazzam bir vuruş...

Del Piero'dan Sevgilerle

Real Madrid'i Real'de (!) yıkan adam Del Piero olmuş yine. Attığı 2 golle fişini çekmiş Madrid'in. BATE'yi mağlup eden Zenit'le, Madrid'i de birbirine düşüren adam olmuş. Manchester ve Villareal deplasmanlardan 1'er puan çıkartarak, gruptan çıkmayı garantilemişler. Fiorentina öne geçtiği maçta, son dakikalarda Borowski'ye engel olamamış. Eğer bu maçı kazanmış olsaydılar Münih ile puanları 7-5 durumuna gelecek ve gruptan çıkmak için ciddi bir şansa sahip olacaklardı. Çok önemli bir fırsatı kaçırmışlar. Steaua Lyon'a mağlup olup, grupta dibi boylamış. Bu grupta ne olacağı belli gibi artık. Fenerbahçe'nin grubunu karıştıran takım Porto olmuş. Ukrayna'da Kiev 1-0 öne geçmiş, Porto önce beraberliği yakalamış, son dakikada da galibiyet golünü atmış. Lucho Gonzalez Fenerbahçe maçında gördüğü kart nedeniyle yok. Fenerbahçe'de de Selçuk ve Lugano, Porto maçında gördükleri sarı kartlar sebebiyle oynayamayacaklar. 4.maçlar sonunda C, D, E ve F gruplarında ilk 2 sırada bulunan takımlar çok büyük bir sürpriz olmazsa 2.tura yükselecekler. A, B, G ve H'de hesaplar son dakikalara kadar devam edecek gibi görünüyor...